
Uzundere'de yaşam

Uzundere

Yusufeli'de yaşam

Tortum'da sonbahar

Kırsal Kalkınma Girişimi 7. Toplantısı- HES Projeleri ve Kırsal Kalkınmaya Etkisi-14, 15, 16, Ekim 2011- Uzundere/ Erzurum

Çoruh Vadisi... eşsiz vadi... (minibüsün camından)

Uzundere'de yaşam

Uzundere

Yusufeli'de yaşam

Tortum'da sonbahar

Kırsal Kalkınma Girişimi 7. Toplantısı- HES Projeleri ve Kırsal Kalkınmaya Etkisi-14, 15, 16, Ekim 2011- Uzundere/ Erzurum

Çoruh Vadisi... eşsiz vadi... (minibüsün camından)
| Ergun Kaftancı
Bizim Sakarya Gazetesi |
| 02 Ekim 2011 12.13 |
| Tamay Hanım’a teşekkürler |
| SADECE ben değil, bu gazeteyle ilişkisi olan herkes ana dilimizi sahiplenmekte titiz, hassas ve dikkatli… Türkçe konusunda hiç ödün vermeyen yazarımız ise Tamay Açıkel. Medya Kritik sayfamızı dikkatinden kaçırmadığını, elektronik posta yoluyla göndermek lûtfunda bulunduğu mektubuyla gösterdi ve mektubu yayınlamama da izin verdi. İşte o mektup: “Merhaba Ergun Bey, Medya Kritik köşenizi ilgiyle okuyorum. Bizim Sakarya’nın hatalarına da yer veriyor, kendi gazetenizi de eleştirmekten çekinmiyorsunuz. Doğru olan da bu… Gazetemizde bazen gerçekten korkunç hatalar yapılıyor. Örneğin, “İmamla iletişim kurun” olması gerekirken; “İmamla ilişki kurun” diye bir başlık… Gözlerime inanamamıştım gördüğümde… Geçtiğimiz salı günüyse birinci sayfada “Irk ıslahında iyileşme” diye bir haber başlığı vardı. Dördüncü sayfada da tekrarı… Çelik konstrüksiyon yerine çelik kondisyon… Üstelik cümle ortasında geçen “çelik” niye büyük harf acaba? Fındık, fıstık… Her şey büyük harfle başlayabiliyor. Öyle çok ki buna benzer yanlışlar… Ama en azından vara yoğa ünlem koymaktan vazgeçildi… Keşke en azından başlıkları önceden siz bir gözden geçirebilseniz. Ne iyi olur. Ergun Bey, siz de bir yazınızda kendisinden söz etmiştiniz ya; bugün Cumhuriyet Kitap’ta Feyza Hepçilingirler’in yazısını okudum. İki nokta üst üste demiyor, iki nokta diyor. Nedenini de şöyle açıklıyor: “Yanyana iki nokta işaretimiz olmadığına göre, üst üste diye belirtme de gerekmez.” Benim bildiğim Ergun Kaftancı bu noktalama yanlışını yapmaz. Ama nedense yapıyor, cümle sonlarına çoğunca iki nokta koyuyor. Anlayışınıza güvenerek hep, dur söyleyeyim, diyorum… Sonra ihmal ediyorum. Feyza Hanım’ın yazısında da görünce “Şimdi tam sırası” dedim. Bilmem iyi ettim mi… Size bir kolaylık: Word’de yazarken klavyedeki “Alt Gr” tuşunu basılı tutarak nokta tuşuna basın, üç nokta oluyor. Üç kez noktaya basmaktan kurtulursunuz böylece… Feyza Hepçilingirler’in ‘Türkçe Günlükleri’ni yıllardır okurum. Kendisiyle tanışmak mutluluğuna da eriştim. Daha da büyük mutluluk; onu üniversiteli gençlerle buluşturduk. Bu konuyla ilgili, gazetede de yayımlanan “Türkçe Nereye Gidiyor?” başlıklı yazımı okursanız çok sevinirim. İyilik dileklerimle… Saygılar. ” * Değerli yazar arkadaşımı elbet da karşılıksız bırakamazdım. Mektubuna hemen yanıt verdim ve dedim ki: “İlginize çok teşekkür ediyorum. Sakarya Basını maalesef hem gazetecilik, hem dil konusunda çok geride kalmış. İnsan üzülüyor. Özgür Arık, “İki konuda da basını yönlendirelim” deyince kolları sıvadık. Allah utandırmasın… Basında yanlıştan geçilmiyor… Sizin de dikkatinizi çeken yanlışları ben çok sonra görebiliyorum; zira gazeteler ancak cumartesi günü elime geçiyor. İşaret buyurduğunuz yanlışlar sadece bizim gazetenin değil Sakarya Basını’nın da nerede olduğunu göstermeye yetiyor. Önümüzdeki hafta yayına girecek Medya Kritik köşemizde mektubunuzu izninizle yayınlamak isterim. Destur verirseniz çok sevinirim… İki nokta meselesine gelince… İmlâ kurallarımız arasında yan yana iki noktanın olmadığını biliyorum; üç noktadan birini tenzil etmenin çirkin bir kapris olduğunu lûtfen kabul edin; ortalık kalabalık gözükmesin diye üç noktayı çok ama çok önceki yıllarda boşamıştım. Hıncal Uluç eski bir arkadaşım; Ankara’da Son Baskı gazetesinde birlikte çalışırken ikimiz de üç nokta yerine iki nokta kullanmayı marifet saydık; cehalet işte… O alışkanlığımız sürüp geldi. Hıncal neye karar verir bilemiyorum ama ben, üç noktayla nikâh tazelemeye karar verdim. Örnek olmaya kalktığımıza göre yanlıştan da uzak durmalıyız… Feyza Hanımı ben de izlemeye çalışıyorum; onun hizmetleri yadsınamaz. Haberlerin başlıklarını görme olanağım yok. İstanbul’dan sık sık ayrılamıyorum. Ancak buradan yaptığım uyarıları da pek dinlemiyorlar. Yazınızı mutlaka okuyacağım. Sizden öğreneceğim çok şey olduğunu düşünüyorum. Esenlikler diliyor, saygılar sunuyorum” * Değerli kardeşim Açıkel de bunun üzerine yeni bir mektup yolladı; onu da aynen yayınlıyorum: “Yanıtınıza teşekkür ederim. Mektubumu Medya Kritik’e koyabilirsiniz tabii. Türkiye’de ortalama insan dil yanlışlarının farkında bile değil. Bizler, bir avuç insan dertleniyoruz işte, kendi kendimize. Üniversite öğrencileri bile basit bir Türkçe bilgisini ulaşılmaz görebiliyor. Şaşkın şaşkın bakıyorlar insanın yüzüne… Basına büyük görev düşüyor bu durumda… Sizi üç noktayla barıştırdığıma gerçekten sevindim Ergun Bey… Gereksiz bir dargınlıkmış doğrusu, sizin de dediğiniz gibi… İyilik dileklerimle… ” ——————————————————————- Derkenar: Medya Kritik, bu hafta da kalabalık olduğu için Sayın Açıkel’in mektubunu sütunumda yayınlamayı uygun buldum. Aldığım izne ilişkin alan burası değil ama değerli yazar arkadaşım herhalde beni bağışlama büyüklüğünü gösterecektir diye düşündüm. |
Çocuklarımız, onlarla beraber biz… heyecanlı bir bekleyişle geçti bu yaz. İlk kez anne baba olmayı beklemek… Biliriz… Ve geldi kırk gün arayla, beklenen iki bebek: Kaya ve Deniz… Biri kız, biri erkek…
“Torun çok seviliyor… Hemen değil ama… göreceksiniz; hele bir sizi tanımaya, sonra da konuşmaya başlasın…” Böyle der, bütün torun sahibi olanlar…
Ben de ikisinin karyolada yan yana çekilmiş resmini koydum bilgisayarımın masaüstüne şimdilik. Aslında “masanın” üstünde olmalıydı ama henüz basılmış tek bir fotoğraf yok elimize alıp bakacağımız, çok komik!
O küçücük varlık, o iki genç insana neler verdiğini nereden bilsin, dünyaya gelmekle… Sevgi, şefkat görecek; el bebek gül bebek büyüyecek… Sonra kendi de tam alışırken hayata, hayatın zorluklarına… karşı konulmaz bir dürtüyle yeni ve pek büyük bir sorumluluk ekleyecek hayatına. O zaman öğrenecek işte!
Bence şimdi, bizim için o duyguları yeniden yaşama zamanı… Çocuklar ikiyken dört oldular… Şimdi de altı… Artık onların penceresinden bakacağız gençliğimizin o büyülü dönemine… Bizim için bilinmez değil; benzer ama benzersiz olacak…
O şirin bebekleri kim sevmez? Peki, onlar da ana babaları gibi öyle kendiliğinden mi sevecekler bizi?
Yok, galiba bunun için çaba göstermemiz gerekecek…
Yaşayarak öğreneceklerimiz bitti mi ki?
Tamay Açıkel

Sığacık'ta bir sokak
Seferihisar, Urla, Mordoğan, Karaburun belediyeleri işbirliğiyle düzenlenen “Yarımada Tohum Takas Şenliği” için İzmir’deyiz. Şenlik cumartesi, biz Berin Ertürk’le birlikte perşembeden geldik.
Hava yağmurlu ve soğuk. Kendimizi öğretmenevine atıyoruz. Akşam karanlığında çevreyi pek göremiyoruz ama şehir merkezine biraz uzak olduğunu öğreniyoruz. Başka seçeneğimiz yok; akşam yemeğini burada yiyip sonra da erkenden yatıyoruz. Sabah ilk iş pencereden dışarı bakmak: Nasıl bir yerdeyiz, hava yağmurlu mu yine?..
Bizim için yer ayırtıldığını öğrendiğimiz Sığacık’taki otele gitmeden önce Seferihisar’a iniyoruz… Burası ilk ‘cittaslow’u Türkiye’nin… Gözümüze çarpan bir yerel mimari örneği yok… Terminal şehrin orta yerinde… Büyük market, büyük mağaza olmayacaktı hani? Ama hepsi var, bu çiçeği burnunda ‘yavaş şehir’de!
Üstü kapalı pazaryeri, her yerde gördüklerimizden. Değişik olan, Ege’nin otları… Bizde de var ama burada çeşit çok daha bol.
Yarınki etkinlik pazaryerinde yapılacak nasıl olsa, zamanımızı iyi kullanalım, Urla’yı da görelim gelmişken, diyoruz. Bir yandan da yağmurdan ıslanıyoruz, böyle giderse üşütüp hasta olmak var… Çabucak karar verip araba kiralıyoruz.
Sığacık sahiden de beş dakika sürüyormuş! Kıyıdaki kalesi, limanı, evleri,

Marina
sokaklarıyla küçücük, tipik bir Ege kıyı yerleşimi… Yavaş şehirden kastedilen de burası olsa gerek. Ancak, yeni yapılan marina sayesinde mi desem yoksa yüzünden mi desem, kısa zamanda büyüyecek gibi görünüyor. Neyse, gözlem yapacak iki günümüz daha var nasıl olsa… Eşyalarımızı otele bırakıp Urla’ya doğru yola koyuluyoruz.

"Beğendik Abi"
Slowfood üyesi Urlalı, Urla aşığı bir hanımın işlettiği, eski pazaryerindeki “Beğendik Abi” lokantasını buluyoruz. Acıkmışız… İçerisi sıcacık, aydınlık ve vitrinde inanılmaz bir çeşitlilik! Urla yemekleri ayrı bir bölümde, bize göz kırpıyor! Handan Hanım, “En iyisi size birkaç çeşitten azar azar koyayım…” diyerek yardımcı olduktan sonra bizi bu görkemli tabaklarla baş başa bırakıyor. Yalnız bir ara, “Bakın işte buna karışırım!” diyerek yanımıza geliyor… Enginar dolmasını çatalla yememizeymiş tepkisi; elle yenecekmiş mutlaka, yaprak yaprak… Söz dinliyoruz, elle yiyoruz biz de. O çok merak ettiğimiz tatlının tadına dahi bakamayacak kadar çok yemişiz, azar azar derken…

Handan Hanım'ın mutfağı/"Beğendik Abi"
Urla’nın deniz kıyısı var bir de, görmezsek olmaz! Terk edilmiş gibi duruyor, ama soğuktan herkes içerilere sığınmış da ondan… Birer ıhlamur bir de sahilde tur, işte Urla sefamız!



Bademler Köyü… Bu köyün adını şöyle duymuştum: Tiyatrosu olan ilk köy. Türkiye’de tabii. Buraya turizm mevsiminde gelmeli…
Şenlik için İznik’ten gelecek arkadaşlarımızı karşılamak üzere Seferihisar’ın yolunu tutuyoruz. Zaten çok yakın buradan…
Akşam yemeğimiz bu sefer Sığacık sahilinde güzel bir lokantada… Ben bazı arkadaşlarla yeni tanışıyorum. Sohbet konumuz çoğunlukla tarım… Balık, otlar harika!
Kış günü klimayla ısıtmaya çalıştığımız odalarımızda üşüyerek geçiyor gece. Ama sabah, olağanüstü bir güne uyanıyoruz. Kahvaltı, kıyıda ufak bir keşif, birkaç fotoğraf, birkaç “Rastgele!”…

Saat 10’da Seferihisar’dayız. Pazaryerinde tezgâhlar donanmış bile. Ege’nin çalışkan kadınları… Dolmalar, baklavalar, börekler ve çeşit çeşit yöresel ürün, sergilerde…


Slowfood üyeleri ve “Meyve Mirası”, “Tohum Ağı” gibi derneklerin üyeleriyle buluşacağız. Belediye Kültür Salonu’nda toplantı başlayacak. Sevgili Huriye teyzemiz de (Köy Enstitülü yazar, Huriye Saraç… Kitaptaki adıyla; Öğretmen Benisa) Salihli’den gelecek… Bembeyaz dalgalı saçları, hiç boya değmemiş güzel, aydınlık yüzüyle işte orada! Özlemle kucaklaşacağız…


***
Salon tamamen dolu…

“Buğdayın atası Türkiye’de… Buradan yayıldı dünyaya buğday…” diyor değerli bilim adamı Tayfun Özkaya…
“… Ama işte on bin yıldır bu topraklarda insanların karşılıksız olarak özgürce paylaştığı tohumlara artık çokuluslu şirketler sahip çıkmaya çalışıyor. Bu şirketler yerli tohumlarımızı ele geçirirlerse diyecekler ki; siz bu malı ihraç edemezsiniz, pazarda da satamazsınız çünkü bu mal bizim!..”
“… Ve onlar bu tür toplantılardan korkuyorlar şimdi. Takas toplantılarından… İşte bizi burada engellemeye çalıştılar. Aslında bekliyorduk bunu… Çünkü dört yıl önce çıkarılan ‘Tohum Yasası’, yerel tohumların satışını yasaklıyor… Bazı tarım il müdürlükleri çiftçilerin tohumlarını, fidelerini satmalarını engelliyor. Ama bunu yavaş yavaş yapıyorlar… Neden? Birdenbire yaparlarsa halk uyanır da ondan!..”
“… Bir çeşit çıkartırlar ve bunu koskoca bir bölgede satmak isterler. Türkiye çapında, olsun olsun dört beş çeşit tohum… Hâlbuki ülkemizde ve dünyada, her köyün bir çeşidi vardır ve o tohumla, aslında, en iyi neticeyi ancak o köyde alırsınız. Bazen Kars’taki tohumu buraya getirerek netice aldığınız da olur ama bu genellikle böyledir…”
“… Bizim üreticimiz şirket tohumlarını neredeyse tohumdan saymıyor. Ben onlarla konuşuyorum; kendi tohumlarını ilaçsız, gübresiz hatta susuz yetiştirebiliyorlar…”
“…Şirketler maksimum kâr elde edebilmek için yerel tohuma aslında düşmandırlar. Yaptıkları kanunla da bunu yasakladılar. Bundan daha büyük bir zulüm olamaz…”
“En büyük on tohum şirketinin, ne kadar ilginçtir ki dört tanesi aynı zamanda da tarım ilacı firması! Beşeri ilaçları satanlar da var bunların arasında… Yani; üreticiler tohumu parayla alsınlar, sonra da ilacını… Çünkü bu tohumlar ilaçsız yetiştirilemiyor… İlaçların bazıları kanser yapıyormuş, yapsın!.. Bir de kanser ilacı satarız onlara… Yani tam bir hegemonya! Hele bir de ‘GDO’lar gelirse o zaman iyice bir rezalet olacak… Ama işte Türkiye’de ‘GDO’ya Hayır Platformu ve onun bilinçlendirme mücadelesi sürecinde, hiç olmazsa GDO üretimi yasaklandı. İthalatı serbest olsa da üretimi yasak…”
“… İzmir’de Tansaş’ı belediye yönetiyordu, şimdi çokuluslu firmalar yönetiyor… O zaman ne oluyor, mesela elmayı nereden alacağına karar verecek, yakınımızdakini alayım demiyor… Nerede daha ucuz? Şili’de… Oradan getireyim diyor. Sonra bilim insanlarını devreye sokuyorlar… Ürün o kadar uzaktan geliyor; yola dayansın diye ıslah çalışması yapılıyor. Bütün bunlar niye? O şirketler daha büyük kârlar elde etsinler, her şeye sahip olsunlar diye… Ama insanlar daha iyi beslensin, daha mutlu olsun diye değil… İşte ‘küreselleşme’ dediğimiz şey bu: Üreticiyi üreticiye kırdırmak!..”
“… Yaptığımız tohum takası geleceğe yönelik büyük bir mücadelenin başlangıcı… Biz hiçbir zaman bilim ve teknoloji karşıtı değiliz. Ama dünyanın değişik ülkelerinde örnekleri var; bilim insanlarıyla köylüler el ele vererek ıslah çalışması yapıyorlar mesela. ‘Katılımcı ıslah’ deniyor buna…
İzninizle şunu da söylemek istiyorum; yılgınlığa gerek yok! Her şeyi kaybettik, yok olduk duygusuna kapılmamız onlara hizmet eder. Oysa halkın önünde hiçbir güç duramaz!
Biz diyoruz ki; Yaşam patentlenemez!.. Ancak yerel tohumun özgürlüğüne kavuşması ve bu zulmün sona ermesi için mücadele ederken herkese görev düşüyor. Yarımada’da olduğu gibi diğer yerlerde de belediyeler buna destek olmalı…”
***
Yine pazaryerindeyiz. Elimizde birer dilim ıspanaklı börek; geziyoruz Huriye Teyze’yle birlikte. O bile bayılıyor tadına. “Bile” diyorum çünkü, açma böreklerin en hasını yapıyordur herhalde.

Seferihisar pazarı
Tohumları belediyenin hazırlattığı küçük, şirin zarflara koyuyor üreticiler. Takas için hazırlık yapıyorlar… Bir tarlam olmasa da bir bahçem var benim de; niye takasa katılmayıp gözlemcilikle yetindim diye kızıyorum kendime. Yunanistan’daki şenlikte de aynı şeyi yapmıştım. Pembe domateslerimden, güzelim Kandıra biberlerimden tohum alıp buraya getirebilirdim pekâlâ…
***
Takas başlıyor ve kısa sürede tohumlar el değiştiriyor.
TÜM ÜRETİCİ KÖYLÜLER;
ESKİ, YERLİ TOHUMLARIMIZA ONLARI ÜRETEREK
SAHİP ÇIKMALIDIR!
TOHUMLARIMIZI DİĞER KÖYLÜ KARDEŞLERİMİZLE DEĞİŞTİRMELİDİR!
ÜRÜNLERİMİZİ YEREL VE ORGANİK
PAZARLARA SUNMALIDIR!
ONLARIN TOHUMCULUK KANUNU VARSA
BİZİM DE TAKAS ŞENLİKLERİMİZ VAR!
Yarımada halkı ve yöneticileriyle; bu gibi etkinliklerin düşünsel ve eylemsel altyapısını hazırlayan sivil toplum örgütleri el ele vererek ne güzel bir iş başardı! Ülkemizin mutlu yarınları için umutlandık.
***
Huriye Teyzemizin dönüş saati de geldi çabucak… Varlığına, sohbetine doyamadan uğurladık.

Pazar sabahı şansımıza, hava yine güneşli… Pazarcılar sergilerini kuracak. Başlamışlar bile; çeşit çeşit, rengârenk bezeniyor tezgâhları… Demet demet Manisa laleleri insanın ruhunu okşuyor.
Müşteri olarak bizden başka kimse yok neredeyse pazarda… Üzülüyoruz ama bir yandan da bakıyoruz, bir hazırlık bir hazırlık… Vardır bir bildikleri…

Teos Antik Kenti
Berin’le ikimiz kaldık artık burada, herkes gitti… Yakındaki antik kent Teos’u gezerken yaz sıcağı gibi bunaltıyor güneş… Manisa laleleri açmış otların arasında öbek öbek… Hepsi birden açtığında kim bilir ne güzel olacak…
O da ne, dörtnala bir atlı geliyor karşıdan! Koyunlar onunmuş, herhalde dağılmasınlar diye telaştan…
Zeytinliklerden, tarlalardan geçiyoruz… ‘Agora’yı bulamıyoruz bir türlü; tabela, ok falan yok!
Sığacık’tan taksi çağırmaktansa otostop yapıyoruz dönüşte. Bir polis karıkoca alıyor bizi arabalarına. Gencecik, canayakın, hoş insanlar… İki küçük çocukları var. Şanslısınız diyoruz. Yok, böyle turistik yerlerde çocuk büyütmek çok zor, diyorlar…
Şaşıyoruz; bu kadar insan ne zaman aktı buraya, Sığacık bıraktığımız gibi değil… Çok geniş bir alanda bütün masalar, sandalyeler dolu; kıyı boyundaki, parktaki… Birbiriyle ve yaşamla barışık; rahat, huzurlu kalabalığın tadını çıkarıyoruz. Bizim oralarda böyle olamıyor işte; Ege başka…
Harıl harıl pişen gözlemelerin, şerbete atılıp hemen alınan lokmaların kışkırtıcı kokuları, balık kokularına karışıyor… Unutuldu bile yağmurlu günlerin bıkkınlığı; işte Ege!
Sürecek
Tamay Açıkel

Sığacık / Seferihisar
Seferihisar Belediyesi’nin düzenlediği “Yarımada Tohum Takas Şenliği”, 5 Şubat Cumartesi günü başlıyor. Tohum takası, İzmir’den ve tüm Yarımada‘dan gelecek üreticiler arasında yapılacak…
Tohumculuk Yasası gereği tohumun ve bu tohumlardan elde edilen ürünün satışının yasaklanması ile üretici zor günler yaşıyor. Ancak yasa, takasa karşı herhangi bir olumsuz madde, hatta takas ile ilgili hiç bir madde içermiyor. Bu da üreticinin elindeki tohumların sürdürülebilirliği açısından bir şans…

Halkı bu konuda bilinçlendirmek, üreticiler arasında tohum takasını sağlamak, iletişimi güçlendirmek amacıyla düzenlenecek şenlik kapsamında, Seferihisar Kapalı Pazaryerinde stantlar kurulacak. Ayrıca, konusunda uzman birçok konuşmacı konferanslar verecek ve söyleşiler yapılacak. Böylece şenlik, bilimsel verilerle de desteklenmiş olacak.
YARIMADA TOHUM TAKAS ŞENLİĞİ PROGRAMI
YER: SEFERİHİSAR KAPALI PAZAR YERİ
10:00-17:00: ŞENLİK ALANINDA KURULACAK SERGİLER VE STANTLAR
- YARIMADA KOOPERATİF STANTLARI
- “İYİ, TEMİZ, ADİL” FELSEFESİYLE ÜRETİMİ YAPILMIŞ GIDA ÜRÜNLERİ SERGİSİ
- EL SANATLARI SERGİSİ
-YARIMADA KÖYLERİ TANITIM STANTLARI
-ÜRETİCİ STANTLARI
PANEL PROGRAMI
10:00-10:30: AÇILIŞ KONUŞMALARI
MODERATÖR: NEDİM ATİLLA – GAZETECİ
10.30-10.50: YRD. DOÇ. DR CENK DURMUŞKAHYA – CELAL BAYAR ÜNİVERSİTESİ ÇEVRE SORUNLARI ARAŞTIRMA VE UYGULAMA MERKEZİ
10.50-11.10: PROF. DR. ZUHAL OKUYAN – DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
11.10-11.20: ÇAY- KAHVE MOLASI
11.20-11.40: PROF. DR. KENAN DEMİRKOL – İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
11.40-12.00: AYFER YAVİ – SLOW FOOD “YAĞMUR BÖREĞİ” BİRLİĞİ LİDERİ
12.00-12.30: PROF. DR. TAYFUN ÖZKAYA – EGE ÜNİVERSİTESİ ZİRAAT FAKÜLTESİ
12.30-13.00: ÜRETİCİLER İLE SOHBET
13.00-14.00: ÖĞLE YEMEĞİ
14.00-16.00: TOHUM TAKASI – FİLM GÖSTERİMLERİ
16.00: KONSER – GRUP TAN
Bilgi için telefon: 0 232 743 39 60/171
E-Posta: aodabas@seferihisar.bel.tr
Tamay Açıkelİkinci tatlı haber de kızdan geldi… Gül de bebek bekliyormuş! Yani bu durumda, iki ay arayla iki torun geliyor bize.
Annesi doktora yaparken doğacak, doktora bittiğinde ele gelecek. Anne çok emek verdi doğrusu kariyerine… Bebek bunu bilmeyecek tabii. Gazı olacak en başta. Kucağa alınınca susacak. Bu iş böyle… Biz az mı taşıdık… Gül’ün ilk öğrendiği laf: “Kucağa al!”
Ne olursa olsun, çocuklarımı ayakta sallamadım da sallatmadım da. O görüntüyü sevmem.
***
Geçenlerde İstanbul’dan geliyorum, otobüse bindim. Akşam vakti, dönüş kalabalık; ancak arkalardan yer bulabildim. Cam kenarında şişman, genç bir kadın oturuyor, kucağı bebekli.
Televizyon için kulaklıklar dağıtılıyor bu arada. Malum, artık her yolcuya bir televizyon cihazı var otobüslerde. Birkaç özel kanal ve 17-18 kadar film seçeneği: Fantastik, dövüş, macera ve İnek Şaban serisi…
Sordum, altı aylıkmış bebek. Hesaplıyorum; bizim ilk göz ağrısı doğacak, inşallah seneye bu zaman o da bu kadar olacak…
Bebek öksürüyor, ağlamaklı, belli ki hasta. Anne hoplatıyor, zıplatıyor, çocuk bir ekrana yapışıyor bir anneye… Kitabım var yanımda ama okumak mümkün mü, açıyorum ‘Gurbetçi Şaban’ı izliyorum ben de…
Yandakilere karşı kesinlikle, rahatsız oluyormuşum gibi bir tavrım yok… Bilgiçlik yok, anaçlık yok… Epey bir zaman geçtikten sonra kadına dönüyorum:
- Emzirseydiniz… Şöyle örteriz…
- Yok, emmiyor, bıraktı, maması var ama…
Çay kahve servisi yapılırken sıcak su istiyoruz. Olamaz! Bebek kucağında, kaynar su konmuş bardağa elini uzatıyor bizimki… Ben koyayım biberona deyip kapıyorum bardağı…
Bebek kıpır kıpır, beklemez ki soğumasını… Soğuk su istiyoruz biraz da. Şimdi tamam… Ama ufaklık yine huzursuz… Bir yudum bile çekmiyor biberonundan… Anne de hemen vazgeçiyor zaten…
- Emmez ki.
- Neden?
- Uykusu var, sallanmadan uyumaz.
- Salla şöyle o zaman sen de.
- Yok, ayakta sallanmazsa uyumaz! Altı aydır ayakta sallanıyor, alıştırdılar…
- Kim alıştırdı?
- Kayınvalidem.
- !!!
İnek Şaban’a devam… Ama bu kez de yer değiştirmemizi istiyor kadın. Sıkıldı tabii orada, çocuk kucağında… Geçtim. Filmi de bıraktım, camdan dışarı, karanlığa bakıyorum artık…
Yan taraftaki kadınlarla konuşuyor şimdi de:
- Gündüzleri parayla çocuk tutuyorum, bütün gün ayağında sallıyor, ben uyuyorum. Sonra da bütün gece ben sallıyorum ayağımda…
Böyle diyor…
Sonra bir şeyler oluyor, bir kıpırdanmalar… itilip kakılıyorum, iyice cama yapışıyorum… Bir de bakarım ki bebeği siyah bir hırkanın içine koymuş, haldır haldır sallıyorlar iki kadın. Kollar havada ve oturarak… Ne maharet!
Haklıymış, işte şıp diye uyuyuverdi bebek!
Tamay Açıkel
Çocuklar, unutulmaz bir hoşluk yapacaklar; sonradan çok güleceğiz halimize. Akşam yemeğinde sofraya oturacağız birlikte. “E hoş geldiniz!” deyip kadehlerimizi kaldırdığımız anda:
“Babaanne oluyorsun. Sen de dede!”
“Aaaa, gerçekten miii!!!”
Bizim Can meğer kamerayı kurmuş olacak; fotoğraf çekiyorum diye kandıracak bizi. Sonradan ekranda tepkimizi, suratlarımızı izlettirip kahkahayı patlatacaklar. Bu bizim ilk deneyimimiz… Sevinçle, şaşkınlık birbirine karışıp adamakıllı sarsacak ikimizi.
Yılların pek çabuk geçtiğini söyler dururuz… Bu acemilik de neyin nesi?
Sonra neşeli konuşmalar, gülmeler… Hep gençlik günlerimiz; gebeliklikler, çocukların küçüklükleri falan gelecek gözümün önüne. Fotoğrafları çıkaracağız… Onlar da artık anne baba olacaklar ya; ilgiyle dinleyecekler… Sanki birden onlar daha büyümüş, biz gençleşmişiz!
Babaannesi Can’ın yüzüne bakacak yatağında yatarken, hiçbir şey anlamadan öylece… O güzel, akıllı kadın, şimdi yeni doğmuş bir bebekten daha aciz… Can da ona bakacak uzun uzun… Kim bilir neler geçecek aklından. Sormayacağım…
Sabahleyin, yabancısı olduğu bulantılar, öğürmelerle halsiz düşecek Hüma’cık… Kahvaltıda peynirlere, zeytinlere bakacak, mahzun mahzun… Geçecek diyeceğiz, hepsi geçecek!
İyisinden kışlık erzak, Gazipaşa muzu, Ayder balı… Hüma’nın çantasına da bir paket nane şekeri… Yol edeceğiz çocukları erkence; yoldayken hava kararmasın diye. Arkalarından el sallayacağız… ama bu kez daha başka duygularla… Sonra, çocuklar küçücükken annemlerin bizi uğurlayışlarını anımsayıp yutkunacağım.
***
İki gün sonra da babaanneyi son yolculuğuna uğurlayacağız… Elveda, İzmir Kız Liseli cumhuriyet kızı Fatma Sevgi Göksu (Açıkel)… Orada “leyli meccani” okuduğu üç yılı hep özlemle anlatır, her anlatışında gözleri mutlulukla parlardı…
Tamay AçıkelBugün 6 Kasım Cumartesi.
Mevsime göre sıcak ve rüzgarsız havayı birkaç gündür izliyordum. Daha fazla dayanamadım, soluğu Kan
dıra’da aldım bu sabah… Kesecik sahilinde bir evimiz var, oraya gideceğim. Bahanem; evi kışa hazırlamak, buzdolabını boşaltıp fişini çekmek falan… Niyetimse denize girip yüzmek!
Önce Kandıra’nın, cumartesileri kurulan köylü pazarına uğruyorum. Yeşillikler öyle albenili ki… O rokalar, maydanozlar, pazılar… Pırasalar, lahanalar, marullar… Kandıra’nın kestanesi, Trabzon hurması, balkabağı… Balık da bol, dolayısıyla ucuz bugün… İki hane olduğumuzdan, fazla gelmez nasıl olsa deyip iki çeşit balık alıyorum. Sonra cevizli lokum* almak için fırına doğru yürürken öteki balıkçının, yani bizim daha önceden alışveriş ettiğimiz Koçero’nun önünden geçiyorum. O da öyle coşkuyla selamlıyor ki beni… Hay allah! Balıkları da pek taze! Ayaklara kalkıp buyur ediyor, çay ikram edeyim diyor… Uzatmayayım, üçüncü çeşidi de ondan alıyorum!
Kesecik’e gider gitmez jet hızıyla giyinip deniz kıyısına uçuyorum. İki tane şezlong bırakmışlar bari! Güneş tatlı tatlı ısıtıyor. Terlemek yok, üşümek yok… Etrafta da kimseler yok! En gelinecek zamanda kimseyi bulamazsın burada. Böyle bir yer. Okullar açılınca yalnız emekliler kalır. Bir süre sonra onlar da giderler.
İşte balıkçılar biraz ötede ağ döşüyorlar denize. Kayıkta silüetleri görünüyor. İki kişi var ve ayakta duruyorlar. Benim biraz önce yüzdüğüm, biraz sonra yeniden yüzeceğim yerlere atıyorlar ağları.
Adapazarı’ndayken deniz suyu sıcaklığını eşim internetten bakıp söylemişti. Donarsın, girme demişti. 17 derece imiş. İyi… Girilir…
Yaşasın, işte yine denizdeyim! Su çivi gibi ama tam yüzmelik! Birkaç metre ötemdeki karabatak da benim gibi mutlu. Sonra dalıp kayboluyor. Nasıl beceriyor bunu?
Koşa koşa eve gidiyorum. Pazardan aldığım köy yumurtalarından iki tane haşlıyorum. Biraz tuz koyuyorum bir peçetenin içine. Öyle düzen falan düşünmeden, alelacele yapıyorum her şeyi. Sonbahar güneşi bu, bir anda solar gider; bakakalırsın… Bir paket beyaz leblebi var, onu da alıyorum. Çimenlerin üzerinde kahvaltı… Öğle yemeği yerine… Balıkçı teknelerinin huzur veren pat patları duyuluyor uzaktan… Bu güzelliği paylaşacak kimse yok; kitabım arkadaşlık ediyor bana.
Güneş batarken denizdeyim. Altın ışıklarıyla yıkıyor kıyıyı, kayaları, evleri. Teşekkür ediyorum güneşe ve denize…
*Cevizli lokum, Kandıra’ya özgü bir tür ekmektir.
Tamay Açıkel
Palamutlar mangalda pişerken biz, sitenin son kalanları diziliyoruz uzun masalara… Eski komşular, yeni komşular… Eskilerle ortak anılarımız… Çocuklar büyümüş, hepsi dağılmış bir yerlere…
Kandıra havaları başlıyor sonra. Volümü de bayağı yüksek. Ne yapsak? Belli etmeden kısıyoruz. Açıyorlar… Kalkıp oynamak lazım aslında… Belki zamanlama yanlış. Daha geç saatte olabilirdi belki… Topluca sohbet etme girişimi de başarısız. İnsanlar değişmiş. Yanlış anlama niyetiyle dinliyor birbirini. Niyetler bile zamana uymuş, biz yaya kalmışız…
Pazartesi… Kalıyorum! Kalmaya karar veriyorum. Uzun zamandır görmediğim çok sevdiğim arkadaşımı da bulmuşum hazır.
Akşamüstü çayı termosa koyup kıyıya getiriyorum. Füsun’dan bir çığlık! Çok sevinir böyle şeye… Çay termostan ama çaylar ‘incebelli’de.
Akşam haberleri… Hanefi Avcı tutuklanmış! Kitabını okuyordum ben de… Kara bir gölge gibi kaygı… Toplumca izleniyoruz… Ne yapacaklar; ne kadarına dayanır bu Türkler? Sınanıyoruz.
Salı, çarşamba… Deniz, güneş, görkemli günbatımları… Geceleyin deniz ufkuna dizilmiş tekne ışıkları… Memnunum kaldığıma.
Çarşamba, Kandıra’nın pazarı… Pazarcıların çoğu kadın. Burada erkekler çalışmayı pek sevmiyor galiba…
Ürün bol, çeşit çok… Sonbaharda böyle olur. Çilek, kiraz, kayısı bir de dut dışında bütün meyveler; yaz sebzeleriyle kış sebzelerinin hepsi… Mantar, ceviz… Kestane de var ama az henüz.
Gece fırtına patlıyor: Kestane Karası. Bu sene gecikti diyorlardı.
Tekneler haberli… Işıklar birer birer silindi denizin üzerinden. Geliyor haberini alınca kaçtılar limanlarına.
Köpük köpük deniz… Gümbür gümbür dalgalar… Yağmur, fırtına… Böyle bırakıyorum seni; hoşça kal Karadeniz!
Tamay Açıkel![evliya_celebi[1]](http://www.tamayacikel.com/wp-content/uploads/2010/09/evliya_celebi1-e1291986858878.jpg)
Evliya Çelebi
Okullar açıldı. 16 milyon öğrencisi ve 600 bin öğretmeniyle… Bir şeyi çok merak ediyorum: 2011 yılının, ünlü seyyah Evliya Çelebi’nin 400. doğum yıldönümü oluşu ve UNESCO tarafından Evliya Çelebi Yılı olarak kabul edilişi, acaba Milli Eğitimimizin gündeminde mi?
Ayrıca, Avrupa Konseyi de Çelebi’yi “21. yüzyılda insanlığa yön veren en önemli 20 kişiden biri” olarak ilan etti.
Dünyaca ünlü tarihçimiz Halil İnalcık “En büyük sosyal tarihçi” diyor Evliya Çelebi için.
Ahmet Hamdi Tanpınar ise Beş Şehir’inde; “Ben Evliya Çelebi’yi tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum ve bu yüzden de daima kârlı çıkarım.” diyor.
Galiba Milli Eğitimimiz böyle düşünmüyor, çünkü böyle bir başyapıtın içinde müstehcen bölümler saptadı (!) ve Seyahatname’nin toplatılması bile söz konusu oldu. Belki de toplatıldı.
Neyse, biz yine de büyük gezginimizin 2011 yılı boyunca büyük bir değerbilirlikle anılacağını umalım.
İşte PTT, 2011 pul emisyon programına koymuş. “Evliya Çelebi’nin 400. Doğum Yıldönümü” başlığıyla, 25 Mart olarak saptanan doğum gününde çıkacakmış.
Şu da geçen yıl başlayan; bu yıl ve önümüzdeki yıl da sürecek olan güzel bir proje:
“Rüyadan İmparatorluğa Osmanlı” kitabının yazarı Caroline Finkel, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si üzerine yaptığı araştırma sırasında tanıştığı akademisyenlerle birlikte, 2009’un eylülünde Yalova’nın Hersek köyünden “at sırtında” uzun bir yolculuğa başladı. Gezinin amacı; Çelebi’nin rotasını takip ederek bölgede yaşanan değişimleri kaleme almak ve Evliya Çelebi’nin 400. doğum yıldönümü olan 2011 için Seyahatname’ye ışık tutacak bir eser ortaya çıkarmaktı.
Hepsi de kendi alanlarında değerli yapıtları olan, bir edebiyat tarihçisi, bir Osmanlı tarihçisi, iki edebiyat ve kültürel çalışmalar uzmanı, bir bitki bilimci, bir antropologdan oluşuyordu ekip… Ayrıca bir at yetiştiricisi ve bir de program sunucusu vardı aralarında…
Bursa, Bilecik, Kütahya, Afyonkarahisar, Uşak ve yeniden Kütahya…
Tarihçi Finkel’in anlattığına göre, neredeyse hiç asfalt yol kullanmamışlar 40 gün 40 gece… Dağlar, nehirler, ormanlar aşarak yolculuk etmişler.
Birkaç durum dışında kırsal bölgede hep iyi karşılanmışlar… Kamp kurmuşlar, bizim köylülerle kamp ateşi başında sohbetler etmişler. Kaçgöç olmadan, rahatça…
“Aslında genel olarak gittiğimiz yerlerde yaşayanlar bizi çok sevdi. Yaptığımız gezi ile gurur duyduklarını söylediler. Ama tabii arada bir bizden şüphelenenler de oldu. ‘Koyun hırsızları! Kurban Bayramı için hayvan çalmaya gelmiş olabilirler’ diyerek şikâyetçi oldular. Defineci ya da çingene olduğumuzu sananlar da çıktı.” diyor Finkel.
***
İstanbul Avrupa Kültür Başkenti 2010 etkinlikleri kapsamında da geçiyor neyse ki Evliya Çelebi’nin adı. Tarihi 21 Eylül olan haber şöyle:
‘Altın Yollar Projesi’nin 3. etabı olan “Evliya Çelebi’nin İzinde” etkinliği başladı.
“Jules Verne’nin İzinde” ile 2008 yılında başlatılan ve geçen yıl “Piri Reis’in İzinde” ile devam eden maceranın 3. etabının başlaması dolayısıyla, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın ev sahipliğinde Sepetçiler Kasrı’nda tanıtım toplantısı düzenlendi.
Toplantıda konuşan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt, ‘Avrupa şehirlerinde Türk kültürünü tanıtacağız. Evliya Çelebi’nin geçtiği yollardan bu sefer sanatçılar geçecek. Yapılan belgesel film ve kitaplar yarınlara bırakılacak’ dedi.
Tamay AçıkelDemokrasi… İnsanlığın ortak aklının, vicdanının, bugün için en akla yakını budur, dediği yönetim biçimi… Çağdaş Türkiye’nin birer bireyi olarak görevimiz, onun ayakları üzerinde durma çabalarına destek vermek ve hepimizin ortak kararlılığı da bu ülkeyi çağdaş ülkeler düzeyine yükseltmek olmalı.
Laikliği tartışıyorlar hâlâ, şaşıyorum… Demokrasinin birinci koşulu olan laikliği… Bu ülkede doğdum; okullara gittim, yaşadım… Çocuklarım da burada yaşıyorlar. 87 yıllık cumhuriyet benim babamla yaşıt! Cefakâr atalarımızın, Atatürk’ün en büyük eseri… Herkesin de benzer bir nedeni vardır cumhuriyete saygı, sevgi beslemek, şükran duymak için.
Bir kadın olarak özellikle kadınlara şaşıyorum. Her türlü akıl çelmenin, beyin yıkamanın, vicdan ve inanç sömürüsünün baş hedefi oldular. Oysa bir ağırbaşlılık, bir bilgelik vardır benim bildiğim, analığın doğasında…
Bilgiye, bilime saygı vardı bu ülkenin insanında.
Ne saçma geliyor bu olup bitenler… Düşünüyorum da; kimseye fenalığı dokunmayacak yapıda, işinde gücünde, kendi halinde insanlarız biz… Bütün bunlara katlanmamız ve sabretmemiz gerektiğine inanamıyorum. Öyle bir ağırlık, bir yürek darlığı ki… Birileriyle paylaşsam da avunamıyorum.
***
Aklıma gelen başka konular da pek iç açıcı değil şu ara… Ama sonra unutacağım, biliyorum; yazayım bari sıcağı sıcağına…
Emirdağ’a gidip mezarlık ziyareti yapmıştık bayram arifesi… Üzüldüm. Uzaktan bakınca düzgün görünüyor ama yakına gidince öyle değil. Hatta bazı yerlerinde bakımsızlık içler acısı.
Biz Türkler mezarlıklarımıza gereken özeni göstermeyiz nedense. Hoş, sokaklarımıza gösteriyor muyuz ki… Ortak alanlarda bize neyi layık görüyorlarsa onunla yetiniyoruz. Evlerimizdir bizim sorumluluk alanımız. Evlerimiz; salonumuz, perdelerimiz, mutfağımız…
Filmlerde görmüyor muyuz, ellerin mezarlıkları çiçek gibi… Bu bir kültür meselesi ama sonradan öğrenilmeyecek bir şey de değil. Tüketime gelince her şeyi nasıl taklit ediyor, hemen benimsiyoruz…
Mezarlığın ana yollarında çeşmeler var. Suyu aşağılarda bulamıyorsunuz. İstediğiniz kadar çiçek ekin, taşıma suyla çiçek çimen yaşatamazsınız. Otlar bitmiş, çiçekleri boğmuş, her yeri kaplamış. Hepsi sapsarı, kupkuru… Hüzün verici bir tablo değil mi bu?
Tabii görevlilerden belli bir ücret karşılığında özel muamele talep edebilirsiniz. Bunu yapanlar var… Bir bakıyorsunuz şurada çiçekler sulanmış, capcanlı; çimler biçili, mezar taşları ışıl ışıl… Neye yarar? Sağında solunda perişanlık olduktan sonra.
Yetkililere soruyorum; yakınları ilgilenmiyorsa ya da uzakta olduğu için ilgilenemiyorsa kendi haline mi terk edeceksiniz siz de? Burada da mı ayrı gayrı? Suyu eşit dağıtmak, bir hortumla her köşeye ulaşır hale getirmek zor bir şey mi? Bakımından, temizliğinden sorumlu birkaç işçi görevlendirmek?
Yarım gün çalıştırın… Yahut haftanın belli günleri burada, diğer günler başka yerde çalışsınlar… İstenirse bir çözüm bulunur. Bağışımızı yaparız, bahşişimizi veririz biz de seve seve. Görünce içimiz burkulmasın, yakınlarımızı yitirmenin acısına bir de suçluluk duygusu eklenmesin yeter ki…
***
Bugün hava pek güzel… Ama akşamlar serin artık. Birkaç gündür de yağmur vardı… Sonbahar yüzünü gösteriyor işte yavaş yavaş… Ne demişler; “Benzeye benzeye yaz, benzeye benzeye kış!”
Tamay Açıkel
Sarmaşıklar
Ne güzeldi her şey başlangıçta. Güller… Baharın çılgın gülleri… Biraz sabırlı olsalar ya! İşi gücü bırak beni seyret diyordu sanki her biri. Kokla, içine çek; rengimi, güzelliğimi öv… Haklıymışlar… Bir yağmura bakıyor, dökülüp gidiyor; siz kesip vazoya koymaya kıyamazken…
Sonra günlerce, haftalarca yağdı… Bıktırdı. Sonra o da bitti.
Neredeyse iki aydır, bir iki küçük serpinti dışında yağmur düşmedi. Sulamak da bir yere kadar; yağmurun yeri başka.
Eylül geldi. Güz geldi…
Neydi o nem! Neydi o sıcaklar!..
Bu kadar yaprak nereye gidecek şimdi? Önce kuruyup sararacak, tek tük dökülecekler. Sonra bir gün, güçlü bir yel kalanların hepsini birden dökecek. Yetişemeyeceğiz süpürmeye… “Sonbahar manzarası canım!..” diyeceğiz… “Böyle de hoş…” diyecekler.
Bizim evin sarmaşığı bir âlem! Yaz bitince kızarmaya başlar. Ama öyle acele etmez; yavaş yavaş…
Yalnız, ev dediğim dört katlı apartman, sarmaşık da çatıya kadar dört yanından sarılmış yeşil, kalın bir örtü!.. Alımlıdır, kendine baktırır… Hakkında şaşkınlıkla karışık birkaç söz ettirmeden geçirmez kimseyi. Ama iyi ama kötü…
Kızarma evresi uzun sürer dedim ya… Büsbütün dökülmeden önce yeşilden kırmızıya, turuncudan kahverengiye döner; bir ara böyle rengârenk olur apartman.
Bahçeyi yaza hazırlayışımız dün gibi… Ne çabuk geçiyor zaman!
Birkaç yıldan beri bir de küçük sebze bahçemiz var. Domates, biber, fasulye, salatalık, kabak, vb. Hemen yanında bahçe atıklarını biriktirdiğimiz kompost çukuru… Onca yaprağı ne yapacağız? Organik gübre olarak çiçeklere, sebzelere kullanıyoruz… Harika bir gübre, çok faydalı…
Dut… Karadut… Birden olgunlaşıyor, patır patır dökülüyor altına. Yaz başında çok yağmur yağdı da ondan mı, pek ballanmadı. Toplamayı, silkelemeyi dert etmeseniz bu sefer temizliği dert. Vıcık vıcık… Bir süre bahçenin hâkimi dut oldu! Yerdeki taşlar bile renk değiştirdi. Sonra birden bitti! Taşlar da iyice yıkandı… Sanırsınız bu bahçe bu yaz hiç dut görmedi. İzi bile kalmadı; toprağa karıştı gitti!
Şimdi incir zamanı. Çok tepedekiler olgunlaştıkça düşüyor pat pat. Ama olduğu yerde ezilip kalıyor. Dut gibi yayılmacı değil.
Sırada hünnap var. Tam çiçek bahçesine uygun ağaç! Gölgesi hafif. Meyveler büyüyeceği kadar büyüdü ama henüz yeşil. Güneşte sarımtırak kahverengiye dönecek rengi. Tam kıvamı! Fazla beklerse buruşuyor. Hünnabı toplaması biraz zor; dallar dikenli. Dökülmesi yok öyle incir gibi, dut gibi… İyice buruşur da; ta kışa kadar üstünde kalırsa o zaman dökülüyor artık.
İki palmiyemiz var bahçede, 40 yaşlarında olmalı. Yerli bunlar, ithal değil. Onun için de kışın kat kat sarıp sarmalamak gerekmiyor… Tohum atıyorlar, attıkları yerde kendiliğinden genç palmiyeler yetişiyor. Sonra başka yere geçiriyoruz ya da eşe dosta veriyoruz. Öyle de bereketli yani.
Bahçe zararlıları bizde de var. Eskiden güllere hemen bahardan başlayarak iki haftada bir zehirli kimyasal ilaç atılırdı. Yoksa yeşil bitler bütün tomurcukları sarar; kurutur bitirirlerdi bitkiyi. İki senedir tamamen doğal bir ilaç kullanıyoruz. Üstelik on beş gün arayla iki sefer yapıyoruz, tamam!
Yalnız yaz başında durmadan yağan yağmurlardan sonra pamuklu bite yenik düştü bahçe. Tehlikenin farkına varmamışız. Bir de baktık ki her yanı sarmış! Ciddi bir ilaçlama yapmak zorunda kaldık.
‘Sakin Şehirler Hareketi’nin ve de yavaşlığın sembolü şu sevimli salyangoz ise bahçede çiçek bırakmıyor… Gözdesi, kasımpatı; kadife çiçeğine de bayılıyor!
Büyüklerimiz güzel ve değerli bitkiler almışlar; ekmişler, dikmişler zamanında. Ne var ki her çeşitten bulunsun kaygısıyla çok sıkışık ekilmiş ve bitkinin özelliğine göre yer seçimi ikinci planda kalmış. Öyle olunca da birbirlerinin ışığını, güneşini, havasını kesiyor, gelişimini engelliyorlar. Çeşit çeşit sarmaşık her yanı sarmış; bol bol yeşillik olsun diye kontrolsüz bırakılmış. Sonra da ipin ucu kaçmış. Oradan buradan kırpmak faydasız…
Kaldıramayacağı bir yük var üzerinde… Bu sonbahar esaslı bir budama gerek bahçeye…
Fotoğraf: İ. Arzu Açıkel
02/09/2010
Bizim Sakarya Gazetesi
Tamay Açıkel
Kalabalığın arasında fotoğraf çekmek ne mümkün! Çeşitli yollar deniyoruz da öyle üstesinden geliyoruz. Çekmeyen yok gibi… Turistler, özellikle de Japonlar… Ellerinde kameralar…
Gerçekten şaşkınız böyle görkemli bir organizasyon karşısında…
İklim değişikliğinin yol açacağı felaketleri, biyolojik çeşitliliğin azalmasının sonuçlarını anlatın, belgeseller izlettirin; bu kadar etkili olabilir mi?
Arıların önemini anlatıyorlar çocuklara. Arılar yalnızca bal yapmaya mı yarıyor? Hayır! Hayır, çünkü:
“Arılar ekolojik denge için hayati bir öneme sahip. Bir kovanda ortalama 80 bin arı yaşıyor. Çiçek ve bitki türlerinin tüm polenleri arıların ayaklarına yapışıyor. Arı, konduğu 130 bin farklı bitki türünün üremesini sağlıyor. Bunlar arasında kabak, kavun, çilek ve tüm meyveler var. Sadece bir kovandaki arılar 1 gün içinde 1 milyon çiçeği döllüyor. İşte bu döllenmenin sona ermesi bu bitkilerin yok olması anlamına geliyor. Bu da önce bu bitkilerle beslenen hayvanların, daha sonra da insanların ölmesi demek…”
Gerçekten de balarıları çok önemli bir çevre göstergesi. Tüm uzmanlar bu konuda hemfikir. Arıcılıkta toplu koloni kayıpları, çöküşleri kaygı verici. Tüm dünyada ve ülkemizde…
Nedenleri araştırılıyor… Küresel ısınma, böcek ilaçları, parazitler, GDO’lu bitkiler olabilir.
Örneğin, “Gaucho” adlı böcek ilacının, arıların yön bulma yeteneklerini etkileyip ölmelerine yol açtığı öne sürülüyor.
***
Biz, arı varlığı bakımından dünyada Çin’den sonra ikinciyiz. Bal üretimi yıldan yıla değişebiliyor ama üretimde de yine hep ön sıralardayız. Peki, bu nasıl olmuş?
Erzurum Arı Yetiştiricileri Birliği Başkanı Taner Bayır; “Arıcılık Türkiye’de hiçbir organizasyon olmadan kendi başına gelişmiş mükemmel bir sektördür…” diyor. Atadan kalma yöntemlerle idare etmişiz. Üzerinde çalışmamışız. Rekabet için çok gerekli olduğu halde kalitesini belirleyememiş, adını koyamamışız. 2003 yılında Avrupa Birliği’nin zorlamasıyla yetiştirici birliklerinin kurulmasına karar verilmiş de arıcılık sektörünün ancak o zaman farkına varmaya başlamışız.
***
Anadolu arısı’nın (Apis mellifera anatolica) değerini bilmemişiz. Peki, adını bilmiş miyiz, onu soralım önce! Uzun ömürlü, tutumlu (taştan bal çıkartır), hastalıklara, parazitlere karşı dayanıklı… Ülkemizin coğrafi bölgelerine göre değişiklik gösteren iklim koşullarına uyum sağlamış, kendi içinde alt gruplar oluşturmuş.
Daha pek çok özelliği var Anadolu arısının.
Avusturya’da arıcılık yapan Ergin Ekim, onun adına bir site kurmuş: www.anadoluarisi.com. “Milyonlarca yıl yaşadığı bölgenin iklim-doğa koşullarına uygun davranması, koloni için bir hayat sigortası değerindedir. Yaradanın bu topraklara sunduğu bir lütuftur.” diyor.
Sonra da; “Anadolu arısına sadece bizim değil yakın gelecekte Avrupa’nın da ihtiyacı olacaktır. Tabii eğer hala bulabilirsek! Avrupa’nın gen rezervleri tükenmiştir. Ülkemizde arıcılar kendi kaderleriyle baş başa bırakılmışlar, bilim çevreleriyle farklı dilleri kullanır hale gelmişlerdir. (…) Devlet kendi vazifesini bazı vakıflara hediye etmiş, bir kenara çekilmiş. O kenarda kimin ne yaptığı da bilinmiyor. Sanki Türkiye’de arıcılıkla ilgili tüm sorunlar çözülmüş gibi herkeste bir atıllık, bir rahatlık var. Oysa gidilecek kilometrelerce yol, yapılacak dünya kadar iş var. Adam dükkânında müşteri bekleyen halı tüccarı gibi rahat. Akademisyenlerimiz Türkiye’de düzenlenen sempozyumlarda sunularını İngilizce yapıyorlar. Dinleyenler de Türk arıcılar! Arıcı kardeşler arka sıralarda, ağalar paşalar en önde oturuyor. Arıcılarımız derdini kime nasıl anlatacağını bilmez durumda. (…) Hititlere dünya arıcılık tarihinde ilk yasal düzenlemeleri yaptırmış olan Anadolu arısının son örneklerini yitirmek üzereyiz. Biz Anadolu arısının gen kaynakları olmadan bu ülkede kaliteli balarısı üretemeyiz.” diyor. (Ergin Ekim/ www.anadoluarisi.com)
***
İlimizde de arıcılık sektörünün gittikçe büyüdüğünü öğreniyor, seviniyoruz… Sakarya Arı Yetiştiricileri Birliği Başkanı Mustafa Ör’ün dediğine göre:
“İklime ve floraya bağlı olarak bal üretiminin yanında polen, arı sütü, ana arı ve oğul arı üretimi de yapılıyor. Sakarya’nın, iklim şartları ve flora zenginliği bal üretimi için çok uygun. Burada orman gülü, kestane, ıhlamur ve akasya balı olmak üzere 4 çeşit bal üretiliyor. Yine iklime ve floraya bağlı olarak polen, arı sütü, ana arı ve oğul arı üretimi ve satışı yapılıyor. Hedefimiz, birlik olarak Adapazarı’nda bir bal evi kurarak halkımıza gerçek bal yedirmek ve Sakarya’da kovan başına bal üretimini 30 kilodan 60 kiloya çıkarmak!”
Gezegenimizde yaşamın sürdürülebilirliğine katkımız da olur belki böylece… Çalışmaktan korkmuyoruz ama küreselleşme sevdasına yanlış yollara sürüklenebiliyoruz. Aman dikkat!
……
Bu konuyla ilgili Eylül ayında yapılacak önemli bir toplantı haberi: İki yılda bir Avrupa ülkelerinden birinde yapılan uluslararası EurBee (Avrupa Arı Bilimi) Konferansları bu yıl Türkiye’de düzenlenecek. Toplantı yeri Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kültür ve Kongre Merkezi, 7-9 Eylül 2010. Öğrenciye indirimli. Küçük bir ücret karşılığı ODTÜ yurtlarında konaklama imkânı, vs. Diğer bilgiler için konferans resmi internet sayfası: (http://www.eurbee2010.org/ )
26/08/2010
Bizim Sakarya Gazetesi
Tamay Açıkel
Adapazarı’nda gençler arasında uyuşturucu bağımlılığının yaygınlaştığını; hatta bunun ilköğretim yaşına kadar indiğini duyardım. İnsan bunun doğru olabileceğine ihtimal vermiyor. Yalan ya da abartı gibi geliyor. Ama gözümle görünce inandım.
Bitişiğimizdeki okulun top sahasının bulunduğu duvardan bahçemize zaman zaman savurulan pet şişelerin yerini şimdi; sıkılmış bali tüpleri ve bali koklanmış naylon torbalar aldı! Hem de onlarcası öteye beriye dağılmıştı; son günlerde o tarafa pek geçmediğimiz için görmemişiz. Önce anlam veremedim. Arkasından büyük bir şaşkınlık ve derin bir üzüntü yaşadım… Okul yaz tatilinde. Bahçenin kuytu köşeleri var.
Çocukların ara sıra toplanıp gevezelik ettiklerini sanıyorduk. Sigara içtiklerini de söylüyordu görenler ama bu kadarı akla gelir miydi?
Bu olayı dün yaşadım ve sabah ilk işim Emniyet Müdürlüğüne gidip Güvenlik Şube Müdürlüğüne durumu bildirmek oldu. Dinlediler, adres aldılar. Ama ne yazık ki bu çocuklarla ilgilenecek; gerekirse tedavi ettirecek, sonra da izleyip gözetecek bir devlet kurumu bulunmadığını söylediler.
***
Sıcaklar bunaltıyor… Geçen hafta tatil dönüşü Kuşadası’na uğradık. Bir gece konakladık. Deniz kıyısında gezindik. Gece bile bir serinlik, bir esinti olmadı.
Deniz kıyısında yaşayanlar ne kadar şanslıdır… Ama bilirler mi, düşünürler mi acaba bunu? Eskiden, deniz kirliliği diye bir şey söz konusu bile değilken daha büyük mutlulukmuş. Çocukluğum hep deniz kıyılarında geçtiği için ben de kendimi şanslı sayarım. Denizi sevdiğim için…
Kuşadası’nda yerleşim öylesine yoğun ki… Turist de çok geliyor. Gezinti gemilerinin uğrak limanı… Dev transatlantiklerin biri kalkarken diğeri yanaşıyor neredeyse. Gümrük çıkışına gösterişli dükkânlar sıra sıra dizilmiş; çok güzel, büyük bir çarşı yapılmış… Bizimkiler işi biliyor; daha oradan başlıyorlar zengin turisti tavlamaya. Şehir merkezindeki turistik pazarın kalabalığına da şaştık. İnsan seli geç saatlere kadar azalmadı. Esnaf, dükkânının, tezgâhının başındaydı. Yeme içme deseniz, hiç bitmiyor.
Geçen akşam da Adapazarı’nda, Kent Park’ta gezindik şöyle bir… Göletin çevresi, ağaç altları, çimenler, yürüyüş yolları… Çoluk çocuk bu gece buraya akmış Adapazarı! Daha çok parkın yakın çevresinde oturanlar gelir diye düşünüyordum ama değil. Araba park yeri de tıklım tıklım doluydu. Bitmeyen bir deniz ya da su kenarı özlemi var içinde insanoğlunun. İlla su olacak; su serinliği, su sesi olacak. O zaman rahat, mutlu…
***
Adapazarı 11 yıldır yaralı bir şehir. Bir 17 Ağustos daha geldi, geçti işte… Acılar tazelendi.
Yeni acılar eklenmesin; çocuklar, gençler ihmal kurbanı olmasın ne olur!
İnsanız; kendimizi hayatın güzellikleriyle avutmak, eğlenmek, gülmek elbette hakkımız… Ama çevremizde ve dünyadaki gelişmeleri, değişmeleri yetişkin insanların olgunluğu, dikkatiyle izlememize; önlem almamıza ya da vatandaş olarak önlem alınması için baskı yapmamıza engel değil ki bu!..
Bizim Sakarya Gazetesi
19/08/2010
Tamay Açıkel
Kadın yerine bayan demek pek moda! Kadınlar siyasetçi, yazar, öğretmen, yönetici, doktor oluyor da bu unvanların başına ‘kadın’ gelince pek kibar sayılmıyor nedense!
Kadına saygıdanmış… Ne kadar zorlama bir saygı o öyle! Ne demek canım; anlı şanlı bir sözcüktür ‘kadın’. Sizi dünyaya getiren kişi, anneniz kadın değil de bayan mı? ‘Kadıncağız…’ diye söz ettiğinizde sevgi, şefkat, merhamet değil mi altında yatan duygu?
“Türkiye’nin ilk kadın öğretmenlerinden Refet Angın, hayatını kaybetti.” Bu bir gazete haberi… Şimdi Refet Angın’a saygısızlık mı edilmiş burada? Bayan öğretmen denseydi saygısızlık olurdu asıl…
Basketbol Federasyonu yeni sezonda ‘Bayanlar Ligi’nin adını ‘Kadınlar Ligi’ olarak değiştirecekmiş. Federasyon yönetimini candan kutlarım.
‘Kadın kadına sohbet ettik’ denir örneğin. Hepimiz bayanlığa terfi ettiğimize göre ne dememiz gerekiyor; ‘bayan bayana sohbet ettik!’
Bu da bir şey mi? Medyada şunları gördükten, duyduktan sonra:
“Çeşitli dallarda başarılı Türk bayanlarına ödül verilecek.”
“Kadınlar gününde bayanları konuk ediyoruz.”
Binlercesi var ama en son duyduğum hepsine bedel; o da doktora muayeneye gelen bir hamile kadının sorduğu soru:
“Bebek bayan mı?”
Aslında ne kadar acıklı; karnındaki bebek için, “kız mı?” demeye utanması…
Çok komiğime giden bir söz de şehirlerarası otobüslerde bilet alırken duyduğumuz ‘bayan yanı’! Bir keresinde, hemen gitmem gerektiğini; bayan yanı kalmadıysa bunun benim için sorun olmayacağını söylemiştim de yüzüme tuhaf tuhaf bakmıştı bilet kesen “bay”! Belli ki içinden şöyle geçirdi: “Yok artık!”
…
Kibarlığımızdan, kadını bayan; kırk yıllık tuvaleti de ‘lavabo’ yaptık! Misafirlikte, lokantada lavabo soruyoruz… Asaletimize gölge mi düşecek ‘tuvalet nerede acaba?’ diye sorsak?
…
Çok yadırgadığım şeylerden biri de annelerin, çocuklarına ‘annecim’ demesi… Markette annesinin yanında dolaşan çocuk, raflardaki ürünlere dokununca annesi uyarıyor: “Elleme, kırılır annecim!” Beş dakika geçmiyor, bir yenisi…
Deniz kıyısında bir lokantadayız… Bir kız çocuğu, biraz ötemizde lokanta sahibinin köpeğiyle oynuyor… Anne, elinde bir lokma ekmek, üzerinde bir parça tavukla geliyor… Gidip gelmekten yorulmuş; lokmayı çocuğun ağzına tıkarken mırıldanıyor:
“Hadi gel, önce güzel güzel yemeğini ye de öyle oynarsın annecim!”
Çocuğuna, ‘babacım’ diyen babalar da var, ama annecim diyen annelerden daha az… Şimdilik!
Ben senin annenim… babanım… ağabeyinim… ya da ablanım anımsatması pek seyrek, yerinde ve yeteri kadar kullanıldığında belki sevimli gelebilir. Yaygın bir hitap biçimine dönüşmesi, bizim toplumumuza özgü bir tuhaflık.
‘Aynen öyle!!!’
Uysa da uymasa da neredeyse her söylenene bu tepkiyi veriyoruz… Son yılların moda deyişlerinden biri oldu bu da… Oysa Türkçe zengin bir dil; deyimler, deyişler, atasözleri bol dilimizde… Böyle kolayına kaçmasak da biraz düşünüp yanıtlasak belki tadına doyulmaz bir sohbete dönüşecek. Ama biliyorsunuz ki çok geçmeden daha da vurgulu bir ‘aynen öyle’yle noktalanacak sözünüz… susuyorsunuz.
Türkçe gerçekten hem zengin hem de çok sevimli bir dil… Ama galiba kendi yurdunda seveni, sevdireni, saygı göstereni az!
Bizim Sakarya Gazetesi
05/08/2010
Tamay Açıkel

‘Cittaslow’ yani ‘Sakin Şehir’ olmak Taraklı’ya çok yakışacak! İlk adım atılmış ya arkası gelir… Diyeceksiniz ki “Taraklı zaten sakin bir şehir”… Doğru. Ama Adapazarı da öyleydi… Daha birçok şehrimiz de bir zamanlar öyleydi. Oysa şimdiki kentler insanı eziyor. Buralarda insanlar gitgide tektipleşiyor. Böylece bir şeylere yönlendirilmeleri de kolaylaşıyor. Çoğunlukla da tüketmeye tabii… Yaşadıkları şehirden beslenemedikleri gibi şehri de besleyemiyorlar…
İlçenin uluslararası düzeyde ‘cittaslow’ yani ‘sakin şehir’ unvanını alması bir bakıma şehrin kurtuluşu demek… Çünkü bundan sonra bazı kurallara uyması gerekecek!
Türkiye’nin ilk ve tek ‘Sakin Şehri’ Seferihisar… Taraklı, sırada bekleyen 60 yerleşim yerinden biri… 
Eskiden zengin bir yerleşim olduğu tarihi yapılarından, konaklarından, kültürel birikiminden anlaşılıyor. Tarihi ‘İpek Yolu’ üzerinde yer alan kasaba, ticaret yollarının değişmesiyle yavaş yavaş zenginliğini yitirmiş ama bu sayede de tarihi dokusu, doğası ve insanıyla bozulmadan bugünlere gelebilmiş. Son birkaç yıl içinde geri dönülmez bir yola da girebilirdi tabii. Öyle ya, el çabukluğuyla oluyor bu işler! Ama şimdiki belediye başkanları Taraklı için iyi şeyler yapmak isteyen bir insan. Yavaş gelişsin, yeter ki şehrin özgünlüğü bozulmasın diye düşünüyor ve ilçe halkına bunun nedenini açıklayarak onları da yanına alıyor. Birlikte biçimlendiriyorlar hayallerindeki Taraklı’yı. Ve eğer Taraklı ‘sakin şehir’lere kabul edilirse muhakkak ki hayaller daha çabuk gerçeğe dönüşebilecek.
‘Hızlı-Yavaş’ başlıklı yazımda anlatmıştım:
‘Sakin Şehirler Hareketi’, 2000 yılında İtalya‘da 32 şehrin yöneticilerinin bir araya gelerek imzaladığı bir proje. Belli kuralları ve salyangoz biçiminde bir logosu var. Nüfusu 50 binden az olan şehirler, bu kuralları da yerine getirirse üye olabiliyor. Uzun bir liste, ama insan bunları az çok tahmin edebiliyor.
Mc. Donald’s gibi ‘fast-food’ restoranlar bu şehirlere giremiyor. Yöresel yemeklerin bulunacağı lokantalar değer kazanıyor. Elbette gıda ürünlerinin de çevreye zarar vermeyen doğal yöntemlerle üretilmesi gerekiyor. Yerel ürünlerin ve sağlıklı çeşitlerin satıldığı dükkânlar çoğalıyor. Büyük marketlerin yerini bunlar alıyor.
Yeşil alanlar ve yaya bölgeleri genişliyor. Elektrikle çalışan taşıt araçları kullanılmaya başlıyor. Bisiklete binmek özendiriliyor. Gürültü ve görüntü kirliliği yaratan her şey denetim altına alınıyor.
İnsan doğanın bir parçası aslında, ama hızlı yaşam unutturuyor bunu… Tüketen, ama pek çok tüketen bir yaratık olmaya zorlanıyor. Varlığından kopartılmak isteniyor sanki.
Sakin Şehirler, aşırı tüketim anlayışına yer vermiyor. Ve bu yaşam biçiminin bütün alışkanlıkları yavaş yavaş bırakılıyor. Sakin okullar, sakin yaşam, sakin seyahat gibi arayışlar başlıyor. Bunlar üzerine deneyimler paylaşılıyor, kitaplar yazılıyor. Çalışma saatleri azaltılıyor. Dostluklar, sohbetler çoğalıyor…”
Bunları yazmışım ama ben de yeni öğrendim ki aslında her şey şöyle başlamış:
1986’da, Roma’daki İspanyol Merdivenleri’nde yapılan Mc Donald’s açılışını protesto eden bir grup, meydana tabaklar dolusu makarna fırlatmış! Carlo Petrini’nin önderlik ettiği grubun tepkisi, “meydanın estetiğinin bozulacağını” ve “yemek yemenin, abur cuburla doymak olmadığını” çarpıcı biçimde anlatabilmek içinmiş.
‘Fast-food’a karşı tepkiden ‘slow-food’ doğmuş… Yani hızlı yemek karşıtı olarak, yavaş yemek… Türkçede biraz eğreti durduğu için biz bunu değiştirdik ve ‘yavaş pişir, yavaş ye’ dedik (Adapazarı’nda bir slow-food grubu kurduğumuzu ve adının da ‘yavaş pişir, yavaş ye’ olduğunu daha önce yazmıştım).
Sakin şehirler hareketinin Türkiye’deki ilk uygulaması İzmir’in Seferihisar ilçesinde başladı demiştik ya; bakalım Seferihisar’da neler yapılmakta:
“Çocukların doğal üretimi öğrenmeleri amacıyla bahçeler yaratılıyor…
Yerel üretimin desteklenmesi amacıyla Köy Pazarı kuruluyor. Eski belediye binası bu işe ayrılmış. Köylüler buraya gelip ürünlerini sunabiliyorlar. Haftanın bir günü de açık pazar kuruluyor…
Kent içine bisiklet yollarının yapılması projesi sürdürülüyor. Güneş enerjisiyle çalışan bisikletlere binilecek…
Belirli saatlerde kent merkezine motorlu araç alınmıyor. Fayton uygulamasını başlatmak için girişimler sürüyor…
Görüntü kirliliği bulunan ana cadde tamamen yenileniyor. Bütün tabelalar değişiyor…
Çanak antenler sökülüyor…
Evlerin cephelerinin boyanması, kolonların taş kaplanması, klimalara ahşap ızgara yapılması; pencere ve balkonlara sardunya konulması kararlaştırıldı…
Seferihisar’da yaşayan 75 yaş üstü yurttaşlar bir araya getirilecek ve onların anlattıklarından bir “Seferihisar Sözlü Tarihi” kitabı oluşturulacak…
Yılın 300 gününü güneşli geçiren Seferihisar aynı zamanda zengin termal enerji kaynaklarına ve güçlü rüzgâr koridorlarına sahip. Bu çerçevede kentin ısınmasında jeotermal enerji, kentin aydınlatılmasında da güneş ve rüzgâr enerjisiyle çalışan aydınlatma elemanları kullanımı hedeflendi…
Yerel yemek lokantalarının oluşturulmasına hız verildi. Esnafın bu konuda eğitimine başlandı. İzmir’deki üniversitelerden alınan desteklerle sürdürülüyor…
Turizm konusunda her şey dâhil sistemi yerine ev pansiyonculuğu ve çevreye saygılı, doğal ve tarihi mimari dokuya uygun küçük otellerin öne çıkacağı bir projenin olgunlaştırılmasına çalışılıyor. Bu çerçevede eko-turizmin yaygınlaştırılması amacıyla kentin tamamının turistik bir merkez haline getirilmesi hedeflenmiş durumda…”*

Taraklı’nın da bu gibi düzenlemeler yapmayı daha başvuru sürecinde üstlenmesi gerekecek. ‘Sakin şehir’ statüsünü kazandıktan sonra ise sakin şehirler birliği kriterlerine uygunluğu bakımından düzenli olarak denetlenecek…

Gördüğüm kadarıyla ilçe halkı doğal ve kültürel zenginliklerinin bilincinde. Turizme açılmayı da çok istiyorlar… Öyleyse bu süreçte Sakarya Taraklı’ya destek vermeli… Valiliği, büyükşehir belediyesi, üniversitesi ve sivil toplum örgütleriyle…
* www.seferihisar.bel.tr
28/07/2010
Bizim Sakarya Gazetesi
Tamay Açıkel

YPYY Yaz Buluşması
“Yavaş Pişir Yavaş Ye” Adapazarı’nda yepyeni bir oluşum, ama kendine öyle çabuk taraftar buldu ki.
10 Aralık 2009, Perşembe günü ilk buluşma… Mevsim kış. Sonra uzun bir ara… Ve 14 Temmuz Çarşamba, yaz buluşması… Mevsim yaz.
Şehir merkezindeki bir restorandayız. 70-80 kişi oluverdik yine. Ne mangal var ne karavana… Herkes arkadaşıyla, eşiyle ve yemeğiyle geliyor bu sofraya. Upuzun bir servis masamız var, herkes getirdiği yemeği ya da tatlıyı koysun diye… Kimse kimsenin konuğu değil de ondan… Ne hoş bir görüntü!
Böyle bir katılımı galiba kimse beklemiyordu… Ama işte Adapazarı böyle bir yer!
Çerkez tavuğu, patlıcan kebabı, soğan dolması, sarma, börülce, fava, mercimek köftesi, peynirli patlıcan kızartması, gerdan böreği, tarhana çorbası; salatalar, dolmalar, börekler, yöresel mutfaklara özgü sebze yemekleri… Sevdican, irmik helvası, un helvası, ramazan tatlısı güllaç… Ve daha neler…
Ne getirelim diyenlere şöyle demiştik:
“…
Mevsime uygun, yöreye uygun, doğal, geleneksel, … olsun…
Bir adı ve özgün bir tadı olsun…
Sizin olsun; Boşnak, Çerkez, Manav, Abaza, … Yani bizim olsun…
14 Temmuz’da… Çarşamba akşamı…
Aynı sofradayız…”


Amacımızı da şöyle anlatmıştık:
“Arkadaşlar, etkinliğimizi değişik önerilerinizle daha da çekici hale getirebiliriz. Değil mi ki lezzetin peşindeyiz, öyleyse tek tip tatlarla işimiz yok bizim… Tıkınmakla, durmadan atıştırmakla yemek yemek aynı şey değil…
İnsanlık artık değerlerine sahip çıkma eğiliminde. “Yavaş Pişir Yavaş Ye” de böyle bir akım…
Dünyanın her köşesine uzanan “iyi, temiz ve adil” bir paylaşım istiyor… Aslında hepimizin aklındaki ve yüreğindekini dile getiriyor…
Adapazarı’nda yöresel lezzetlerimizin yok olup gitmesine izin vermeyelim biz de… Kuşaktan kuşağa eksilmesin, inadına daha da çeşitlensin diye…”
“Yavaş Pişir Yavaş Ye”, dünyada “Slow Food” diye bilinen akımın Adapazarcası. İstanbul’da da “Fikir Sahibi Damaklar” adında bir grup var örneğin. “İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın” diye bir kampanyayla kamuoyunun dikkatini çekmeyi başardı:
“1 derece eksik olsa yine olmaz.
Su 99 derecede kaynamaz.
24 santimden küçük avlanırsa Lüfer,
denize yumurta bırakamaz.
Çinekop sarıkanat olacak, sarıkanat Lüfer…
Tüm aile yasayla korunana dek, iş başa düşer.
İyi bak, tabağındaki Lüfer
24 santimden küçük olmasın.
İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın!”
Yabancı basında bile yer aldı bu kampanya. Öyle ya, ne demişti Ahmet Rasim; “Lüfer sözünü duyup da dönüp bakmayanı İstanbullu saymam”!
Sevdican bir Boşnak tatlısı… Bir gün, ustası Yüksel Abla’yla birlikte pişirmiş, şerbetini döküp soğumasını beklerken de sohbet etmiştik. “Özel günlerde yapmayı seviyorum. Dışarıda satılmadığı için güzel bir ikram oluyor. Kendine has bir güzelliği var… Belki de ondan, bir yiyen uzun seneler unutamıyor; izi kalıyor…” demişti. “Çok fazla bilinmiyor galiba?” diye sormuştum. “Bilinmiyor; her Boşnak da bilmez. Hizmeti göze alanı malzemesi zorluyor, malzemesi olanı hizmeti zorluyor. Bu iki şık birazcık etken…” demişti o da… Yaz buluşmamızda gecenin sürprizi ‘sevdican’dı. Yüksel Abla’nın kızıydı yapan da…

Ne hoş bir geceydi… Firdevs Altındaş gitarıyla bize şarkılar söyledi. Kendi besteleri çok güzel… Sesi de öyle…
Evet, bizler o akşam, yalnızca bu şehre özgü olan benzersiz çeşitliliği bir kez daha gördük, sevindik… El ele verip bunu sürdürelim dedik. Çünkü bu bizim sağlıklı yaşamamızı olduğu kadar kişiliğimizi, insanlığımızı da etkileyen ve ancak paylaştıkça çoğalan zenginliğimiz…
Sizlerin de bu türden kaygılarınız varsa; yemek kültürümüzün yozlaşmasına, acı kayıplar vermesine razı değilseniz, bu çiçeği burnunda oluşuma gelin siz de katılın!
22/07/2010
Bizim Sakarya Gazetesi
Tamay Açıkel
Son yıllarda Alzheimer, demans gibi beyin hastalıkları o kadar arttı ki… Kendi gözlemlerime dayanarak televizyon dizilerinin, özellikle orta yaş ve üstü kadınlarda olumsuz etkiler yarattığına inanıyorum. Hastalık sinsice, yavaş yavaş ilerliyor ve belirtileri kolaylıkla gözden kaçabiliyor… Amerika’da yapılan bilimsel bir araştırma beni haklı çıkarttı. Araştırma sonuçlarına göre yaşlı kadınlar arasında en çok izlenen televizyon programları pembe diziler ve sohbet programlarıymış ve bunların zihinsel gerilemeye yol açtığı kanıtlanmış. Neden sonuç ilişkisi de son derece belirginmiş.
Prof. Dr. Mine Özmen şöyle tanımlıyor demansı: “Demanslı (bunamış) hasta, bedeni oldukça sağlıklı kalsa da yavaş yavaş aklını yitirir. Beyin işlevleri bozuldukça hatırlama, sentez, yargılama, karar verme, tanıma gibi entellektüel beceriler ve işlevler kaybolur. Yeni doğan bir bebeğin, adını bile söyleyemediği, isteklerini sadece seslerle dile getirebildiği bir işlev düzeyine doğru geriler ve yeterince yaşarsa kendine ait tüm bilgileri unutan sadece bazı sesler çıkaran, yatağa bağımlı bir yaşayan ölü haline gelir.”
Çok acıklı bir süreç…
Yaşlanmayla birlikte gelen fiziksel değişim, yaşamdaki beklentilerin, sürprizlerin azalması, belki de bir kaçış olarak dizi izlemeye yöneltiyor kadınları. Bu gibi dizilerde işlenen konu zekice üretilmiş gibi görünse de tamamen kurnazlıktan ibaret. Bol duygusallık, duygu sömürüsü; bol entrika ve kötülük… Güzel insanlar ortalıkta salınır durur; olayların geçtiği ortam da ona uygun olarak çekici, özendiricidir. Vazgeçilmez bir alışkanlık haline dönüşür. İzleme rekorları kırar. Bu arada kişinin zihninde gerçekdışılıkla gerçekler birbirine karışır. Evrensel doğrular sanki yeni keşfedilmiş gibi insanların gözüne sokulur. İzleyici, zaman içinde bu özendirici davranış, konuşma ve düşünüş biçimlerinden etkilenir…
Araştırmalara göre yaşlı kişiler arasında boş zaman faaliyeti olarak birinci sırada yer alan televizyon izleme alışkanlığı başka rahatsızlıklara da yol açıyor. Kalp-damar hastalıkları, tip 2 diyabet, obezite, kemiklerde zayıflama bunlardan bazıları… Ayrıca fiziksel ve sosyal aktivitelere katılımda isteksizlik ve yaşamdan memnuniyetsizliğe de neden oluyor.
Ömürler uzadı; 60 yaşında, hele bir de kendine iyi bakmışsa hâlâ genç sayılıyor günümüz insanı. Ne güzel! Ama tüketim toplumunun yönlendirmesiyle bu sefer de ebedi gençlik tutkunu haline geldi. Gençlerde bile bu korkular yerleşiyor. Oysa insan, yaşlanmayla birlikte bedensel işlevlerde azalmanın, hareketlerde yavaşlamanın son derece doğal bir durum olduğunu kabullenebilir, hatta ruhsal ve zihinsel etkilerini de olgunlukla karşılayıp bireysel çözümler üretebilir.
Tüketim toplumu bir tehlikeyi gösterirken başka tuzaklar kuruyor bize. Televizyon izlemeyin, bulmaca çözün, doğada gezin, şunları yiyin için, sakın bunları yemeyin içmeyin… Böyle formüllerle insanları bir kalıptan alıp başka bir kalıba sokuyor.
Kitlesel tüketimin, iletişimin, ulaşımın günümüzdeki boyutları ölçülemez düzeyde ve hâlâ tırmanışta… Ve bunlar, kalıplara soktukları kitlelerle övünüyorlar. Beyin ihtiyarlaması ise bu kalıplarla gelen bir tehlike olarak genç yaşlı ayırmaksızın hepimizi tehdit ediyor!
15/07/2010
Bizim Sakarya Gazetesi
Tamay Açıkel

Karasu Yenimahalle’de çöplükte açan zarif, narin kum zambaklarını yazacaktım sabah kalkınca…
Geçen hafta fotoğraf çekmek üzere Karasu’ya gitmiştik. Yenimahalle, Sakarya Nehri’nin denize kavuştuğu yer… Kumsal burada içerilere doğru alabildiğine genişliyor, kum zambakları ve diğer kum bitkileri için olağanüstü bir yaşam alanı oluşturuyordu. Ancak görünen, dalgaların yığdığı binlerce pet şişe ve her türlü atığın yarattığı acıklı bir manzaraydı… Arkadaşlar günbatımında balıkçıları çekerken ben bunlarla uğraştım durdum…
Bu düşüncelerle uykuya daldığımdan olsa gerek, uyandığım sırada sıkıntılı bir rüya görüyordum. Kendime kızdım… Dalgaların kumsalı tatlı tatlı dövdüğü, kum zambaklarıyla dolu, uçsuz bucaksız, eşsiz bir kumsalda yürürken de görebilirdim mesela kendimi…
Ah kum zambağı, pisliğin ortasındasın bak! İşte soğanların kupkuru, savruluyor oradan oraya! Değerini anlamışlar da önlem almışlar güya; yurtdışına çıkarılman yasak!
Bilmiyorlar; sen zaten yerini yurdunu bırakmamakta kararlısın… Biliyorum pek dik başlısın, asla yalvarmayacaksın! Altın kumsallara yakışan asıl benim, geldikleri gibi giderler mi diyorsun güzeller güzeli?
‘Mersin balığı’nı duymuşsundur… Bir zamanlar komşundu, ‘altın yumurtlayan balık’ derlerdi hani… 1970’lere kadar Karasu’da 100 ailenin geçim kaynağıydı o balık… Eti lezzetli, havyarı da pek kıymetliydi… Peki, nerede şimdi? Çok geç oldu akılları başlarına geldi de, üçer beşer özel havuzlarda üretiyorlar artık. Ait oldukları sulara bırakıyorlar sonra da… Adına festivaller bile düzenliyorlar. Avlanması yasak…

Deprem doğaldır, altüst eder toprağı; toprağın bereketi artar kat kat! Deprem oldu; insan, bile bile yaktı kendini. Gördük; kat kat başına yıkıldı yanlışları. Ama kendilerinden değil, depremden korktular…
Dalga da doğaldır, sevgili kum zambağı… Bakarsın kumların altını üstüne getirir; soğanların sökülür yerinden, savrulur gider… Ama hırçın Karadeniz seni telaşlandırmaz hiç… Bir olur dalga, kum ve yel, seni yeniden gömer. Ertesi yıl uzatırsın güzel boynunu yine güneşe doğru.
Karasu’nun kumsalı yazlık evler, apartmanlarla doldu. Yetmedi, insanoğlunun hırsı şahlandı; burası sanayi şehri olsun dediler. Dev bir liman inşa ettiler. Onca bilgi birikiminin gemleyemediği hırsı dalgalar yendi; sildi süpürdü kıyıdaki evleri. Tonlarca beton diktiler bu sefer de… Ama onlar da gitti. Şimdi şehir merkezini tehdit ediyormuş dalgalar!..
Gördün mü narin kum zambağı; insanlar kendilerinden değil de dalgalardan korkuyorlar, senin bile korkmadığın… Mersin balığını bilmem ama sen, bütün bunlara rağmen, insanoğlundan umudu kesmediysen hâlâ, vardır mutlak bir bildiğin…
*Pancratium Maritimum
08/07/2010
Bizim Sakarya Gazetesi
Tamay Açıkel
Ünlü bir meydan… Ünlü bir pastane…
Önündeki kaldırıma sıralanmış minik masalarda oturuyoruz. Köşede, iyi giyimli, kibar görünüşlü bir bey elindeki kitabı okuyor. Emeklilik günlerinin tadını çıkarıyor belli ki. Aynı yaşlarda iki hanım da başka bir masada sohbet ediyorlar. Birazdan kalkacaklar, kalkarken o beyle selamlaşacaklar.
Kahvelerimiz geliyor. Birer de pasta… “Milföy” ısmarlıyorum ben. Öğrencilik günlerimde bir pastaneye dadanmıştım. Çok güzel yapardı bunu. Bir gün onu yedikten sonra midem bozuldu; bir daha da ağzıma sürmedim. İşte şimdi önümde yeniden!
Tam gezme havası; ılık, güneşli… Dünyanın her yerinden, çeşit çeşit insan buraya akıyor. Heykel bolluğu şaşılası… Ayaklarınıza kara sular indiğinde; parklarda çimenlerin üstünde mi, tarihi bir anıt çeşmenin kıyısında mı yoksa bir sokak kafe’sinde mi dinleneceğiniz size kalmış.
İster istemez seyrediyoruz önümüzden gelip geçenleri… Çoğu turist. Bir çift gelip oturuyor ön sıradaki masaya. Tamam, birazdan bir kamera şakasına şahit olacağız, diyoruz. Ufacık, toparlacık ikisi de. Giyimleri, halleri taşralı ama kendine güven tam, ikisinde de…
Kadın, siyah dalgalı saçlı, gözlüklü… Adamın kendisine âşık olduğundan da öylesine emin ki… Panter desenli penyesi kahverengi tonlarında… Belden büzgülü eteği mavi-beyaz-kırmızı desenli… Ayağında yemyeşil plastik terlikler, elinde de bir kask var. Kaldırımın kenarında bir motosiklet duruyor. Herhalde onların. Kalabalıktan görmemişiz indiklerini. Göze çarpmayacak gibi değiller çünkü.
Ne yiyeceklerine karar veremiyorlar bir türlü… O sıkıntılı süre uzayıp duruyor ama onların bunu dert ettikleri falan yok… Parmaklarını resimlerin üzerinde kaydırarak, kendi aralarında tartışarak, arada garson kıza da bir şeyler sorarak güle oynaya seçiyorlar. Kadının kolunda kocaman bir saat var…
Kız, makul bir bekleme süresini çok çok aşmasına karşın hiç renk vermiyor, gülümseyerek dikiliyor ayakta. Belki o da bizim gibi bunun bir şaka olduğunu düşünüyor.
Dondurma istiyorlar. Resmin üzerine parmağını koyup gösteriyor kadın… Aman yanlışlık olmasın!
Görmeliydiniz dondurmayı çocuklar gibi keyifle yiyişlerini! Kadın, kaşıkla şakır şukur sesler çıkararak iyice sıyırıyor kâseyi. Kabın şekli uygun olsa eminim yalayacak da!
Adam, garson kızı çağırıp kendi kâsesini uzatıyor ve dondurmanın çilekli kremasından biraz daha koymasını istiyor. Kız, yanımızdan geçerken bize göz kırpıyor… Krema dolu yeni bir kâseyi getirip masalarına bırakırken, bunun için para almayacaklarını belirtiyor. Adam, onu da silip süpürüyor. Şık kâğıt peçeteleri özenle katlayıp cebine yerleştiriyor.
Sıra hesabın ödenmesinde! Biz de nihayet oyun çözülecek diye bekliyoruz. Yok! Yine bir şey çıkmıyor…
Sonra kadın sandalyeden hop diye atlıyor, kaskını alıp motosiklete değil de başka yöne doğru alıp başını gidiyor… Ne de çabuk yürüyor! Adam yetişemiyor, sesleniyor. Kadın arkasına bile bakmadan bağırarak bir şeyler söylüyor. Adam dönüyor, motosikletine biniyor ve geniş meydanın trafiğine dalıyor. Ayrı ayrı gözden kayboluyorlar.
Arkalarından bakakalıyoruz…
Düşünüyorum da; niye illa her şeye bir anlam yüklemeye çalışıyoruz ki?
***
Burası neresi mi? Dünya’dan bir kent işte… Sahi, niye merak ettiniz ki?..
01/07/2010
Bizim Sakarya Gazetesi
Tamay Açıkel
Süleyman Demirel, Başkent Üniversitesi Mezuniyet Töreninde kürsüye çıktı. Üniversitenin kurucusu ve rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal için dokunaklı sözler söyledi. 400 küsur günden beri tutukluydu Haberal. Ancak, o bir yıldızdı; güneş ve ay tutulurdu ama gökteki yıldızların tutulduğu görülmüş müydü? Uğradığı bu büyük haksızlığa ve değerbilmezliğe karşın yıkılmayacaktı. Büyük alkış aldı Demirel’in sözleri.
O, hem bir eğitimci hem de tıp doktoruydu. Bilimsel başarılarıyla dünyada da adını duyurmuştu. Organ nakli ameliyatları yapıyordu. Durup dururken gözaltına alındı. Bir iki gün önce ameliyat ettiği hastaları vardı; onları görmek, durumlarını kontrol etmek istemişti de buna bile izin verilmemişti.
***
Adaletin yönünü saptırmanın insanlarda büyük bir güvensizlik duygusu yaratacağına kuşku yoktu. Peki, neden yapıldı? Sanki bir düğmeye basıldı ve dalga dalga gelen gözaltılar başladı.
Zanlılar değişik meslek gruplarındandı; askerdi, komutandı, gazeteciydi, öğretim görevlisiydi, hatta hukukçuydu… Bazıları yaşlıydı ya da önemli sağlık sorunları vardı… Bu akıl almaz haksızlığa katlanamayıp tutukluyken sağlığı ciddi biçimde bozulanlar hatta ölenler oldu. Değerli gazeteci-yazar İlhan Selçuk’u da iki yıl önceki gözaltıyla başlayan süreç sonucu yitirdik. Cumhuriyet Gazetesi’ndeki “Pencere” adlı köşesi bugün boş… Sorguya çekildikten bir hafta sonra kalp krizi geçirmiş, bir daha da iyileşememişti.
Tahliye edilenler de işte böyle ömür boyu telafisi mümkün olmayan izler taşıyacak… Diğerlerinin çilesi ne zaman bitecek? Binlerce sayfalık dava dosyalarının içinden hangi babayiğit çıkacak?
Adı sanı duyulmayanlar yok mu yatanlar arasında? Var… Adalet yerini bulana kadar nasıl dayanacaklar?
***
Sayın Demirel belli ki duruma içtenlikle üzülüyorlar şimdi; peki kusura bakmasınlar ama kendileri de bir zamanlar ülkeyi bugünlere getiren süreçte rol almadılar mı? O kadar duyarlıydılar da iktidar ellerindeyken neden göremediler tehlikeyi?
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi de okundu üniversitenin mezuniyet töreninde… Ve törende hazır bulunanlar Atatürk’ün, sanki bugünleri görmüş gibi Türk gençliğini uyarmasına şaşıp kaldılar bir kez daha.
Karınca kaderince, emek verdiği küçük evreninde bir yıldız olmanın, öteki yıldızlara değer vermenin tadını unuturdular insanımıza. Yönetmenin kolayını buldular; televizyondaki yapay yıldızlarla oyalıyorlar… Dudağını şöyle bir bükmesi ya da pek manalı bir bakış fırlatması bile olay olan yıldızlar…
İnternet’in ünlü arama motoru ‘Google’da “Aşk-ı Memnu, son bölüm” diye aratınca 332 bin sonuç çıkıyor. “Aşk-ı Memnu, Bihter” deyince 1 milyon 150 bin! Heyecan dorukta… Bu akşama odaklandı milyonlar…
Süleyman Demirel, Başkent Üniversitesi Mezuniyet Töreninde kürsüye çıktı. Üniversitenin kurucusu ve rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal için dokunaklı sözler söyledi. 400 küsur günden beri tutukluydu Haberal. Ancak, o bir yıldızdı; güneş ve ay tutulurdu ama gökteki yıldızların tutulduğu görülmüş müydü? Uğradığı bu büyük haksızlığa ve değerbilmezliğe karşın yıkılmayacaktı. Büyük alkış aldı Demirel’in sözleri.
O, hem bir eğitimci hem de tıp doktoruydu. Bilimsel başarılarıyla dünyada da adını duyurmuştu. Organ nakli ameliyatları yapıyordu. Durup dururken gözaltına alındı. Bir iki gün önce ameliyat ettiği hastaları vardı; onları görmek, durumlarını kontrol etmek istemişti de buna bile izin verilmemişti.
***
Adaletin yönünü saptırmanın insanlarda büyük bir güvensizlik duygusu yaratacağına kuşku yoktu. Peki, neden yapıldı? Sanki bir düğmeye basıldı ve dalga dalga gelen gözaltılar başladı.
Zanlılar değişik meslek gruplarındandı; askerdi, komutandı, gazeteciydi, öğretim görevlisiydi, hatta hukukçuydu… Bazıları yaşlıydı ya da önemli sağlık sorunları vardı… Bu akıl almaz haksızlığa katlanamayıp tutukluyken sağlığı ciddi biçimde bozulanlar hatta ölenler oldu. Değerli gazeteci-yazar İlhan Selçuk’u da iki yıl önceki gözaltıyla başlayan süreç sonucu yitirdik. Cumhuriyet Gazetesi’ndeki “Pencere” adlı köşesi bugün boş… Sorguya çekildikten bir hafta sonra kalp krizi geçirmiş, bir daha da iyileşememişti.
Tahliye edilenler de işte böyle ömür boyu telafisi mümkün olmayan izler taşıyacak… Diğerlerinin çilesi ne zaman bitecek? Binlerce sayfalık dava dosyalarının içinden hangi babayiğit çıkacak?
Adı sanı duyulmayanlar yok mu yatanlar arasında? Var… Adalet yerini bulana kadar nasıl dayanacaklar?
***
Sayın Demirel belli ki duruma içtenlikle üzülüyorlar şimdi; peki kusura bakmasınlar ama kendileri de bir zamanlar ülkeyi bugünlere getiren süreçte rol almadılar mı? O kadar duyarlıydılar da iktidar ellerindeyken neden göremediler tehlikeyi?
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi de okundu üniversitenin mezuniyet töreninde… Ve törende hazır bulunanlar Atatürk’ün, sanki bugünleri görmüş gibi Türk gençliğini uyarmasına şaşıp kaldılar bir kez daha.
Karınca kaderince, emek verdiği küçük evreninde bir yıldız olmanın, öteki yıldızlara değer vermenin tadını unutturdular insanımıza. Yönetmenin kolayını buldular; televizyondaki yapay yıldızlarla oyalıyorlar… Dudağını şöyle bir bükmesi ya da pek manalı bir bakış fırlatması bile olay olan yıldızlar…
İnternet’in ünlü arama motoru ‘Google’da “Aşk-ı Memnu, son bölüm” diye aratınca 332 bin sonuç çıkıyor. “Aşk-ı Memnu, Bihter” deyince 1 milyon 150 bin! Heyecan dorukta… Bu akşama odaklandı milyonlar…
24/06/2010
Bizim Sakarya Gazetesi
Tamay Açıkel
“Uluç Ailesi, üç kuşaktan beri Adapazarı’nda çömlekçilikten ekmeğini kazanıyor. Hasbi Amca, oğlu Muharrem ve torunu Ümit…”
Böyle yazmışım… Ama artık Hasbi Amca yok… Onu kaybettik…
2005 yılı Aralık ayında bir söyleşi yapmıştık onunla. Karasu-Kaynarca yolu üzerinde, Dağdibi Mahallesi’ndeki atölyede… Sanki dün gibi! Oysa beş buçuk yıl geçmiş… Demişti ki:
“Gözümüzü yumduk, bitti… Seksen küsur yaşındayım; vallahi sanki dün geldim dünyaya!”
İnsanlık tarihi kadar eski bu sanatı ne kadar çok sevmiş ki… hiç durmadan çalışarak geçen yaşamı ona bir gün gibi gelmiş…
Oğluna ve torununa da demek sevdirmiş ki… dayanıklı, kullanımı kolay ve ucuz olanla yani plastikle rekabetin zorluğuna karşın el ele vererek direnmişler… Dileyelim, bu sanatı kuşaktan kuşağa iletsinler. Saksılar, ibrikler, testiler, güveç kapları, küpler… raflara dizilsin, ama insanlar da biraz daha değerbilir olsunlar!
Adapazarı’na nereden gelmiştiniz Hasbi Amca?
Yugoslavya göçmeniyiz. Yeni Pazar, Sancak vilayeti… Üç defa harbe girmiş, üç defa da kazanmış fedakâr ve harpçi insanlar… Ben küçüktüm kundakta gelmişim.
Kaç doğumlusunuz?
1924
Babanız da çömlekçiydi değil mi?
Babam çömlekçi değildi. Amcam, babamın amcası, Bulgarlardan devren aldı işyerini. Ben de on iki- on üç yaşındaydım; onun yanında başladım.
Neredeydi işyeriniz?
Eski garajların orada…
Buraya ne zaman kurdunuz?
Kırk dokuz senesinden beri buradayız. Burada eski evimiz vardı, yandı; 70 senesinde yaptık bunu. Araba yok, cereyan yok; gece hastalansan yayan gidersin başka türlü gidemezsin. Ancak taş kamyonları var. O zaman bu koca yeri, 3 dönüm yeri 350 liraya aldık.
***
Plastikten dertli; ‘plastik çıktı bizim iş öldü’ diyor Hasbi Amca… Malını rahatlıkla satıyormuş eskiden. ‘O zaman hevesli hevesli çalışıyorsun tabii…’ diyor.
Çarkın başında baca külahı şekillendiren Ümit de dedesi gibi ümitsiz çömlekçiliğin geleceğinden:
Günümüzün malzemesi plastik oldu, rekabet edebiliyor musunuz plastikle?
Plastikle mücadele etmek mümkün değil! Plastikte her şey basit!.. Bizim iş öyle değil ki…
Şu anda yaptığımızla işi bitmiyor, daha üç defa elden geçecek bu. Pişecek, piştikten sonraki haline bisküvi deriz, sonra sırı atıyoruz. Tekrar pişiyor; sır yapışıyor, parlıyor. Bir dengesi var onu yakalayamazsan parlamıyor. Belli bir dereceye çıkması lazım.
Çömlekçilikte kullanılan toprakta katkı maddesi bulunur mu?
Sade toprak, doğal; hiçbir katkı maddesi yok! Bu tür işte katkı maddesi kullanılmaz.
Renk tonları elde etmek için ne yapılıyor?
Toprak piştikçe rengi değişir. Sarı toprak kullanırsın, hafif sarıya kaçar; kırmızı toprak karıştırırsın, piştikçe rengi kırmızıya döner…
Toprağın niteliği neyi etkiliyor, işleme kolaylığını mı?
Tabii, işleme kolaylığını ve çatlamayı.
Bu toprak nereden geliyor?
Poyrazlar’dan.
Zorlukları nedir bu işin?
Zorluğu çok. Kururken bir çatlar, gitti on günlük emeğin! Kışın işler biraz azalır. Ocak ayına kadar çalışırız. Soğukta dışarı mal atamıyoruz, donuyor içerde de kurumuyor. Bu bölgenin toprağı acele kurutmaya gelmiyor. Bu da işin zorluğunu 3-4 kat daha artırıyor. Çatlatmayacağız diye sabahtan akşama kadar oradan al, oraya aktar! Bir tarafı fazla kurumuşsa o kuruyan kısım olduğu gibi atar… Ama mesela İzmir’de sabahtan çıkartırsın, akşama kuru alırsın.
Plastik zararlı bir madde olduğuna göre, çiçek toprak saksıda daha mı iyi yetişir sence?
Bunu ben söylemiyorum, plastikçiler söylüyor. İnsanı öldüren, çiçeği öldürmez mi?
Çiçekçiler neredeyse tamamen plastiğe döndü; neden?
Birinci sebep maliyet, ikincisi zaman!..
***
Söyleşi böyle sürüp gidiyordu… Hüzünlendim. Sonra dedim ki…
Hasbi Amca rahat uyu!..
Öyle değerli bir miras ki bu sanat; bu ülkede bu sanat plastiğe asla yenik düşmeyecek!
Tamay Açıkel
17/06/2010
Bizim Sakarya Gazetesi
Tamay Açıkel

Frig Vadisi
Frigya… Kral Midas’ın ülkesi…
Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar, Seyitgazi dörtgeninde yer alan Frigya pek bilinmez, o yüzden de görenleri çok şaşırtır. Özellikle de Midas Anıtı, yani “Yazılıkaya”…
Frigler M.Ö. 1200’lü yıllarda, Trakya’dan Anadolu’ya gelmişler. Bu bölgede göçebe olarak yaşamışlar. M.Ö. 750’li yıllarda güçlü bir krallık kurmuşlar.
Üzerinde yaşadığımız toprakların eski sahiplerini ve onların mirasını şöyle anlaşılır bir dille anlatan sevimli tarih kitaplarımız olmadı hiç… Onun için de gezginlerin düşlerini süsleyen Anadolu uygarlıklarını merak etmedik. Sanki uzaylılar kurmuş, sonra da çekip gitmişler gibi…
Neden korkar bazıları, temeli sağlam atılmış insandan? Neden Anadolu’nun Türklerden önceki ve İslamiyet öncesi dönemini yok sayar? Mitolojinin gizemli çekiciliğinden, hayal gücünü kışkırtmasından mı çekinir? Sorgulayan, araştıran kafalardan yaratıcı fikirler çıkar… Ondan mı korkar?
Frig Vadisi’ni daha önce üç kez gezmiştik. SAGÜSAD’la gezdik bu kez de. “Ah güzel vatanım!” dedim, bıkmam gelirim yine!.. Yazılıkaya’yı gündoğumunda fotoğraflayabilmek için Adapazarı’ndan geceyarısı çıktık yola. Onu, sabahın ilk ışıkları aydınlatmaya başladığında görmek için, aşama aşama…
Türkiye hakkında “Turkish Delights/ Türk Lokumu” adında bir kitap yazan Lady Allen, Türkiye’nin en etkileyici üç eserinden biridir, demiş. Gerçekten de “Yoksa düş mü görüyorum?” duygusu veriyor insana. Bir insan eseri olmasından duyduğunuz sevinçle koltuklarınız kabarıyor.
Kayadan oyulmuş, 20 metre yüksekliğinde bir anıt… Üçgen alınlıklı, geometrik biçimlerle süslenmiş, henüz gizemini koruyan Frigce yazıtlar… Zamanında içinde Kybele heykelinin durduğu 4X5 m. büyüklüğünde bir de niş…
1999’un Mayıs’ıydı. Eşimin “Anadolu Uygarlıkları” konulu takvim çalışması nedeniyle gitmiştik. Anıtın, günün hangi saatinde güzel görüntü vereceği Hüsnü (Gürsel) Hoca’ya sorulup öğrenilmişti. Orada Veysel Gündoğdu ile tanıştık. Kalpağı vardı başında. Yazılıkaya’nın bekçisiydi… 1935’te o bölgeye Kafkasya’dan göçle gelen Karaçaylılar yerleştirilmişti. Veysel de onlardandı işte. Gençti. Bize rehberlik ve modellik de yaptı. Takvimin Frig Vadisi-Yazılıkaya sayfasında, elinde akordeonu başında kalpağıyla yer aldı.
Ailelerinden buraya gelmeyip Kuzey Amerika’ya göç edenler olmuş. Bizim New Jersey’de yakın akrabalarımız var diye anlatmıştı o zaman…
Frigler volkanik tüflerden oluşan kayaları oyarak mezar odaları yapmışlar. Kaya mezarları yörede öyle çok ki. Bunlardan birinin adı “Kırkgöz”, mesela… Delik deşik görüntüsünden dolayı…
Bu doğal oluşumları işleyerek savunma, barınma amaçlı kullandıkları kaleleri yapmışlar. Pek çok kale var. Adları da pek hoş: Pişmiş Kale, Kocabaş Kale, Doğanlı Kale, Deveboynu Kale…
Veysel bizi çok güzel gezdirmişti. Yürüyerek dağ taş dolaşmıştık. Şu sunak, şu anıt, bu Hitit kabartması diyerek tek tek göstermişti. Yerin altına doğru uzanan çok basamaklı merdivenler sarnıçlara iniyordu.
Bazı yerler uzaktı, oralara da arabayla gitmiştik.
Bir de “Küçük Yazılıkaya” vardı. Yarım kalmış, bitmemiş bu anıt nedense… Friglerin anıt yapım tekniği hakkında bilgi vermesi bakımından iyi de olmuş: Kayanın üst kısmını kesip düzletiyorlar önce. Kayayı işlemeye de yukarıdan başlıyorlar. Platform olarak yine kayayı kullanıyorlar. İşlendikçe platform aşağı iniyor ve sonunda bitiyor anıt…
Bu gidişimizi haber verdik Veysel’e. Böyle böyle, otuz kişi geliyoruz diye… Bizi karşıladı, çay demledi. Evlenmiş, çocuğu olmuş… Muhtar olmuş köye. Ama yine Yazılıkaya ondan soruluyor!
Frigya’da görülecek yerler kaldı yine de… Ertesi gün, Afyon… Öyle çok görülecek yer var ki Afyon’da. Ziyaretçi rekorları kıran Sultan Dîvanî Mevlevîhane Müzesi’ni gezdik. Müze müdürü Lokman Derya Solmaz’ı dinlerken bu başarıda onun büyük payı olmalı diye düşündüm. Ziyaretçilere bilgi vermeyi; Mevleviliği, derinine inerek, ancak bilimsel bir üslubu yeğleyerek anlatmayı zevkli bir uğraş olarak üstlenmiş.
Afyon’un tarihi yapıları, evleri, konakları restorasyonlarla yeniden hayat bulmuş. Köhnelikten kurtulmuş. Birkaçımız, zaman sınırlı olduğundan neşeli bir sokak düğününü feda edip Afyonkarahisar Müzesi’ne gittik. Bu sayede İstanbul Kültür Başkenti 2010 programına da alınan bir sergiden haberimiz oldu. Müze bahçesinde kurulmuş dev çadırın ne olduğunu sorduk. Müze yetkilisi, yabancı arkeologların çalışma yaptığını, orayı göremeyeceğimizi söyledi. Çalışmanın konusu hakkında bilgi veremedi. Özgen Acar’ın çerçevelenip duvara asılmış gazete yazısından öğrendik ancak. Günümüzden 2500 yıl öncesine ait ahşap mezar odasının duvarlarını kaplayan renkli resimlerle bezenmiş kalaslar onarılarak sergiye hazırlanıyormuş burada…



Renklerin dönüşü
Kaçak kazılarda yerinden sökülüp yurtdışına kaçırılmış ahşap parçaların elde kalan bölümü müzenin tavan arasında kırk yıl beklemiş. Ta ki dikkatli bir bilim insanının Almanya’daki Bavyera Müzesi depolarında gördüğü parçalarla bağlantıyı kurmasına ve Bavyera Müzesi’nin gönüllü olarak kalasları Münih Başkonsolosluğumuza teslim edişine kadar…
Konuyla ilgili haber şöyle:
“Pers Krallarının ikamet ettiği Kelainai (Afyonkarahisar) kenti yakınlarında MÖ. 5. yüzyılda yapılmış olan Tatarlı tümülüsü, ahşap mezar odasında bulunan renkli resimlerle bezenmiş frizler nedeniyle, Türkiye´deki kültür mirasının en değerli eserleri arasında yer alır. Frizler, bugün tamamen kaybolmuş olan antik çağ ahşap resim sanatının yegâne örneğidir.
(…)Yurtdışına kaçırılan bütün friz parçalarının geri getirilmesini de kapsayan ve Almanya Federal Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın desteklediği restorasyon projesiyle, yalnızca bu eşsiz eserler bilime kazandırılmıyor, iki ülke arasındaki karşılıklı dostluk çerçevesinde geliştirilen işbirliği sayesinde, tarihi eser kaçakçılığına karşı uluslararası alanda sürdürülen mücadeleye de barışçıl bir örnek ve önemli bir katkı sağlanmış oluyor.”
Savaş, tören ve efsane sahnelerinin ahşap üzerine renkli şekilde resmedildiği bu eşsiz mezar odasını ayağa kaldırmak için özverili bir çalışma gerekiyordu: Çürüyen bölümlerin onarılıp güçlendirilmesi, resimlerin üzerindeki boyaların koruma ve bütünleme çalışmaları… Frizlerin günümüze kadar ulaşmaları, ahşabın doğa koşullarına dayanıksızlığı nedeniyle bilim dünyasında mucize olarak görülüyor. Bu mucizeyi tamamına erdiren değerli bilim insanlarının heyecanı çok büyük olmalı…18 Haziran – 26 Eylül 2010 tarihleri arasında İstanbul Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi’nde, “Tatarlı – Renklerin Dönüşü” sergisini ziyaret ederek bu heyecanı paylaşmaya ne dersiniz?
Tamay Açıkel
İstanbul’a gidiyoruz… Acelemiz var, yemek yemeye vakit bulamamışız, bir şeyler atıştırmamız lazım… Tuzla yakınlarında otoyol kıyısındaki bir tesiste duruyoruz. Aksilik bu ya tam da önümüzden iki otobüs gelmiş. Otobüsler bir anda boşalıyor.
Yolcular, adamakıllı kapalı, örtülü kadınlarla sakallı, değişik giyimli adamlar… Alışamadığım bir görüntü… Ben önce yemek kuyruğu olur diye kaygılanıyorum ama gerek kalmıyor. Kadınlar iner inmez tuvaletlerin, mescidin bulunduğu bölümde kayboluyorlar.
Biz yemeklerimizi tepsiye koyup dışarıda bir masaya oturuyoruz. Ama içeriyi de görüyoruz.
Bir huzursuzluk var ortamda… Otobüs yolcusu erkekler, önce yüksek sesle tartışma, sonra kavga derken işi yumruklaşmaya kadar götürüyorlar. Birileri yetişip ayırıyor, dışarıya çıkarıyor onları. Şimdi otobüsün yanında öfkeli adamlar toplaşmış. Nedir dertleri?
Meğer mescidi küçük bulmuşlar; yüz kişiymişler, nasıl namaz kılacaklarmış! Biz tesis sahibine bağırıyorlar sanıyoruz, meğer neden bizi böyle bir yere getirdin diye şoföre kafa tutarlarmış! Böyle bir şey için tartışmaya zorlanıp sinirleri gerilmiş şoförden trafikte hayır bekle ondan sonra!
Lokanta bölümünün bir çalışanı, birbirlerinin sırasına saygı gösterseler hepsi kılar, diyor. Nitekim kadınlar işlerini halletmişler. Kadınlar kalabalık. Namazını kılan diğerlerini beklemiş belli; içerisi bir anda boşalıyor. Başları önlerinde, aceleyle otobüse biniyorlar. Tuvaletini, mescidini kullandıkları tesiste yemek yemiyor, alışveriş etmiyorlar. Biz ayrılırken adamlar park yerinde tartışmaktalar hala.
İbadeti gösteriye (şova) dönüştürmek alçakgönüllü, saygılı Anadolu geleneğinde var mıydı? Ben bilmiyorum; duymadım, görmedim! Müslüman olana tüm yeryüzü mabet değil miydi? Ayrıca yolculuk sırasında hep yerleşim yerlerinin önünden geçtiniz. Dolayısıyla bir camide de kılabilirdiniz ya da kaza edebilirdiniz…
Orası bir ticarethane… Yüz kişiye böyle karşılıksız hizmet vermesini beklemeniz densizlik değil de ne? Yemek yemez, bir şey satın almaz, bir şişe su bile içmezseniz, müşterilerine sunduğu ek hizmetlerden yararlanmayı nasıl aklınızdan geçirebilirsiniz? Benim aklım almıyor bunu.
***
Gergin insanlar dolaşıyor etrafta. Kızgınlar, parlamaya hazırlar… Birileri ötekilere karşı üstünlük peşinde hep…
Oysa bu çağda insanlara sağlıklı düşünmenin yöntemini öğretmek gerek. Bilim ve teknoloji bu kadar ilerlemişken sadece itaat et, sadece geleneklerle, inançlarla idare et demek insanlara iyilik etmek değil. Kırsal kesimde kendiliğinden oluyordu, çünkü kırsal yaşam doğanın döngüsüyle tamamen uyumlu. Köylüyü çokuluslu birkaç şirketin tohumuna bağımlı kılarak bozuyorlar o dengeyi de… Ama kentlerde, hele büyük kentlerde öyle mi?.. Büyük sorumluluklar alacak, düşünce yapısı, anlayışı, vicdanı gelişmiş nesiller yetiştirmek zorundasınız. Baskı, dayatma nereye kadar? Yanlış yorumlanmış din baskısı, mahalle baskısı; baba, erkek kardeş baskısı… Bir yerlerden patlıyor işte, çeşitli biçimlerde.
Ayakları yere basacak, zamane insanının… cinsiyet, din, renk, ırk ayırımı olmadan. Dünyanın iyiye gitmesini istiyorsak.
03/06/2010
Bizim Sakarya Gazetesi
Tamay Açıkel

Adapazarı küçük, şirin, kendine özgü güzellikleri olan bir şehirmiş. Adapazarı’nda doğup büyümediğim için ben yetişmedim o günlerine… Biz yaştakilerin çocukluk, ilk gençlik yıllarında yavaş yavaş kaybolmaya başlamış bu güzellikler… Anlatanlardan, yazanlardan biliyorum yalnızca. Necati Mert’in “Kapıdan İçeri Girmek” adlı yazısını çok beğenirim. İçime dokunur her okuyuşumda. Adapazarı’nı öyle bir sevdirir ki insana… Aynı adlı kitabındaki diğer yazıları da öyledir. Hatta kitabı ilk çıktığında, Gren Dergisi için bir söyleşi yapmıştık kendisiyle…
Adapazarı’nın büyümesini durdurmak falan değil, hem Adapazarlı kalmak hem de büyümektir, onun demek istediği. Bunu anlatmaya çalışır. Anlatır da…
“Adapazarı’nın pek pek kırk yıl önceki dünyasında toprak vardır… koyun vardır… iplik vardır… gül, güneş ve güvercin vardır!.. Lamelif… çınar… akşam vakti… ve adımla tüketilebilir uzaklıklar vardır!.. Diyeceğim, bir kâinat hissi ile kolay algılanır ölçüler iç içe vardır!..” deyişi öyledir mesela…
Şundan 15 yıl öncesine kadar bizim bahçe nasıl da güneş alırdı. Eşimin doğduğu ahşap ev vardı, iki katlı… Balkonlarından, pencerelerinden sardunyalar fışkırırdı. Hemen bitişiğine beş katlı apartman dikildi sonra. Bahçenin bir bölümünden güneş gitti önce… sonra da ahşap ev… depremde koca apartmanın sarsıntılarına dayanamayıp gitti. Şimdi düşünerek ekiyoruz ektiğimizi, güneş alma durumuna göre… Aslında bahçenin doğu yönünde de bizim şimdi oturduğumuz dört katlı apartman var!.. Bir şeyle avunuyoruz; kayınvalidemin 25 yıl önce ektiği sarmaşıklar apartmanı tamamen sardı da beton bir kütle görünümünden kurtardı hiç olmazsa.

‘Kapıdan İçeri Girmek’in sonunda şöyle bir soru sorar Necati Hoca. “Dibektaşı’nda, Soğanpazarı’nda, Pirinçpazarı’nda, Patates Hali’nde, Orta Cami’in altında, Aynalıkavak’ta, Bakırcılar İçi’nde, Abacılar Sokağı’nda, Tenekeciler Çarşısı’nda, Mutaflar’da, ve isimlerini mahallelerimize vermiş zanaatlarda; tığcılarda, semercilerde, çıracılarda, pabuççularda ve bıçakçı, yufkacı, silahçı ve yorgancı ve aktar dükkânlarında her şey çok küçükse hâlâ, yavaşsa, alçakgönüllü ise, fakat insanları, aralarına katıldığınızda sizin de hemen görüp ve alır olduğunuz bir sonsuzluk hissi içindelerse hâlâ, boşuna mıdır dersiniz?.. Boşuna mıdır dersiniz?..”
Değildir elbette! Çünkü…
En içime dokunanı da işte bu bölüm:
“Bu melal insanlarının büyük adım atmayışları şehre saygılarındandır. Şehri, onlar evleri, dükkânları gibi görüyor; evleri ve dükkânları için büyük ve gayri insani buldukları her şeyi şehir için de büyük ve gayri insani buluyorlar.”
***

Şehrin ilerlemesi, gelişmesi, modernleşmesi adı altında, hiç de acelesi olmayan pek çok şey de, biz daha “olmaz canım!” diye tartışaduralım, kaşla göz arasında kararlar alınıp, dokunulmazlaşıyor. Eski Adapazarlılar ne yapsın, sineye çekiyorlar. Bu kadar kısa zamanda, bu denli hızlı değişime akıl erdiremiyorlar besbelli. İşte Kuzey Marmara Otoyolu güzergâhının onaylanması! Tarım memleketi Adapazarı’nda tarımı bitirecek karar!
Biz; “yapılmaz canım!” derken atı alan Üsküdar’ı geçse de hep ama hep kıpırdanıyor bir şeyler bu şehirde içten içe… Sanki Adapazarı’nı bir umut sarsmak, uyandırmak ister gibi! Hepsini burada sayamayacağım güzel şeyler bunlar.
Hüsnü Hoca (Gürsel) son nefesine kadar sistemli, düzenli fotoğrafladı şehrini. Hem de binlerce kare! Önder oldu, örnek oldu gençlere. 25 yıl boyunca suskun kalan pulculuk (filateli) yeniden canlanıyor işte… SAGÜSAD Atatürk Pul Sergisi adı altında bu yıl üçüncüsü açıldı işte! Eski Adapazarı kartpostalları da sergileniyor burada. Öğrenciler en çok bu kartpostallara ilgi gösteriyor, biliyor musunuz?
Geçen hafta bir resim sergisi açıldı SAGÜSAD’da. Ressam Ahmet Tarımcı iki yıldır Aynalıkavak Çarşısı’nın resimlerini yapıyormuş meğer…
Burada bir ara verelim. “Aynalıkavak da neresi?” diyenlere açıklamayı yine Necati Mert yapsın. Yine aynı kitaptaki “Havuzlarda saklı dil” adı yazısından:
“…Kapalıçarşı’nın Gümrükönü tarafından girin, hiç sağ sol yapmadan kapalıdan çıkın. Bir çarşı meydanıyla karşılaşacaksınız; işte orası Aynalıkavak’tır. Dediğim havuz, o meydanda, boylu boylu ağaçlar altında, postunda bir derviş gibi oturmaktadır.”
Ahmet Tarımcı aynı zamanda çok güzel fotoğraf çeker. Önce fotoğraflamış çarşıyı, sonra yorumlayarak evinde yağlıboya tablolarını yapmış. Her biri başka bir açıdan, başka bir an! Simitçisi, marulcusu, baharatçıları… Kapalıçarşı… Hepsi bu 26 tabloda yaşayacak.
Tablolar Aynalıkavak’ın ‘şaşaalı yılları’nı yansıtmıyor tabii ama… güzelliği şu ki o meydanın henüz yaşadığını anımsatıyor bizlere!
Hâlâ insani boyutlarda kalabilmiş bir yerin varlığına dikkat çekiyor. Hemen hemen hiç değişmeyen mimari dokusunun yanı sıra, esnaf profili ve sosyal yapısının da fazla değişmediğini, bu bakımdan şehirde geçmişi yansıtan nadir yerlerden biri olduğunu söylüyor Tarımcı.
Bu çarşı ile ne kadar ilgileniyoruz ve ilgileniliyor, diye soruyor sonra da…
Gezin, derim bu sergiyi… Gezerken neler hissettiğinizi de sergi defterine yazın lütfen…
13 Mayıs’ta açıldı. Üç hafta süreyle açık kalacak.
Adres: SAGÜSAD (Sakarya Güzel Sanatlar Derneği), Eski Hendek Caddesi No:19, Adapazarı. Tel: 0264-274 09 40.

20/05/2010
Bizim Sakarya Gazetesi
Tamay Açıkel