“Korkmayınız, aldığımız gibi getiririz!”

 


 

“Bahçelerde Mormeni
Verem ettin sen beni
Ya sen İslam ol Ahçik
Ya ben olam Ermeni

Aşk bu, ferman dinler mi? Aynı pınardan su içerken eli eline değmiştir, gözü gözüne. Ne aşklar yaşanmış şu topraklarda, ne güzel çocuklar doğmuş. Ana tarafından şuralı, baba tarafından buralı.
Kırk çeşit kavim gelmiş geçmiş, hepsi ayrı bir güzellik bırakmış Anadolu’ya, bin çeşit birbirine benzemez fidan yeşermiş.
Yüzyıllardır bu toprakların suyunu, havasını paylaşan Ermeniler de çeşnimize çeşni katanlardan. Yemekleriyle, ezgileriyle, takılarıyla, sanatçı ruh ve becerileriyle bir güzel süslemişler dört bir yanımızı. Ülkemizin nakışlarında emekleri, duyguları, düşünceleri, ustalıkları var.”*

***

İstepanyan Ailesi 1915 yılında Adapazarı‘ndan  göç ettirildikleri Simav’da diğerleriyle birlikte eski, kullanılmayan bir hana yerleştiriliyorlar. Uzun süre yerli halkla hiçbir ilişkileri olmuyor. Aradan altı ay geçiyor. Bir gün küçük Torkom yalnız başına oynarken çocuklar geliyor; ama o, onlarla oynamak istemiyor. Annesi hemen hanın kapısını açıyor. Çocuklara, yanlarında getirebildikleri yok denecek kadar az eşyanın üstünde, açlıklarını uykuyla bastırmaya çalışan insanları gösteriyor ve diyor ki: “Büyüdüğünüz zaman çocuklarınızın böyle şeyler görmesini istemiyorsanız, birbirinize sımsıkı sarılın. Siz kardeşsiniz.”

Marizaruhi Istepanyan‘ın bu sözleri garnizon komutanının kulağına gidiyor. Simavlılar sürgün Ermeni ailelerini paylaşıp, evlerinde misafir etmeye başlıyorlar. İstepanyanlar korkuyla gittikleri Simav’dan bu kez hüzünlü ayrılıyorlar… Adapazarı’na döndüklerinde kıymetli eşyalarını Türk komşularından, bıraktıkları gibi alıyorlar. Bir gün Atatürk Adapazarı’na geliyor. Simav komutanı Musta Bey karşılayanlar arasında Marizaruhi’yi görüyor; Atatürk’ün hizmetini yapmayı kabul edip etmeyeceğini soruyor. Marizaruhi uzun yıllar Atatürk’e hizmet ediyor.

***

Ermeni asıllı Agop Martayan Dilaçar. Robert Kolej’de okumuş… I. Dünya Savaşı başladığında 19 yaşındayken Türk Ordusunda silâhaltına alınıyor; önce Kafkas Cephesine, ardından Tehcir Kanunu kapsamında Şam’a gönderiliyor. Asteğmen Agop, burada 7. Ordunun kumandanı olan Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına, kötü talih sonucu “kaçak asker” olarak çıkartılıyor. Ancak Agop durumunu anlatıyor ve cebinden hiç eksik etmediği “Türkçe Gramer” kitabını Atatürk’e gösteriyor. Latin harfleriyle yazılı Türkçeyi ilk kez burada görüyor Atatürk.

Savaştan sonra Sofya‘ya göç ediyor Martayan ailesi. Agop, Türk dili ve kültürü üzerine çalışmalarını orada da sürdürüyor. Orhun Yazıtları‘yla ilgili bir yazısı Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanıyor.

Atatürk, Türk Dil Kurultayı‘nın toplantısına onun da çağırılmasını istiyor. Ancak, göç edenlerin vatandaşlıktan çıkarılması, gittiği yerin vatandaşı da olamaması durumu var. Agop Martayan da bu durumda iken, Atatürk’ün özel davetlisi olarak Türkiye’ye gelmesi sağlanıyor. 18-25 Ağustos 1934 tarihleri arasında düzenlenen II. Türk Dil Kurultayı’ndan sonra Türk Dil Kurumu (TDK) başuzmanlığına getiriliyor. Özellikle yabancı sözcüklerin kökünü açmada uzman olduğu için, 1934 yılındaki soyadı yasasıyla Atatürk tarafından verilen “Dilaçar” soyadını alıyor. “Beni buraya Atatürk getirdi, ölünceye kadar da burada ona ve Türkçeye layık olmak için çalışacağım.”** diyen Agop Dilaçar, gerçekten de ölene kadar orada çalışıyor. Liselerde, fakültelerde öğretmenlik yapıyor. İnönü Ansiklopedisi‘nin kurucularından ve redaktörü.
Oğlu Vahe Dilaçar: “Bütün yaşantımız, Atatürk’ün yaşantısı ile ilgiliydi. İstanbul’a gideceği zaman biz de taşınırdık. Eski cephane sandıklarının içine kitaplar konur, özel trenle giderdik. Akşam 6-7 sularında köşkün arabası gelir, yaver babamı alır gider, ertesi sabah getirirdi. İlk başta annem ürkerdi. Niye alıp alıp götürüyorlar diye. Yaver, ‘Korkmayınız, aldığımız gibi getiririz’ diye şakalaşırdı.” diyor.

Eylül 1979. Bir akşam TRT’nin ana haber bülteninde dilbilimci “Adil Açar”ın öldüğü haberi geçiyor. Türk diline katkılar yaptığı, Türk Dil Kurumu’nun eski başkanlarından olduğu bildirilen şahsı kimse tanıyamıyor.
Ertesi sabah gazetelerden, ölen dilbilimcinin “Adil Açar” değil, “A. Dilaçar” olduğu anlaşılıyor: A nokta Dilaçar! TDK’nın ilanında ve tüm gazete haberlerinde adı böyle eksik veriliyor…

ASALA’nın karanlık planlarını uygulayıp eylemlerini yoğunlaştırdığı yıllar… “Olaylar olduğunda arkadaşlarımız, dostlarımız bir şey söylemiyor. Ama ne düşünüyor acaba diye tedirgin oluyorum.” diyor Vahe Dilaçar… Şöyle bitiriyor sözlerini: “Savaş durumu… İki taraf da birbirine aynı şeyi yapmıştır. Tarihte olanları unutup yeni bir dünyada yer almak gerekir.”

… Ve 10 Ocak 07. Hrant Dink’in “Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği” başlıklı yazısından:

“Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım. Hâkim, “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim anlayışımda, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.”

” ‘Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?’ sorusu asıl beynimi kemiren. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların ‘A bak, bu o Ermeni değil mi?’ diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye. Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik. Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim… Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli.”

“Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.”

“Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kim bilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet, kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet, biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”***

Mormeni: Böğürtlen

 

Kaynaklar:

*Şule Perinçek/ 2000’e Doğru Dergisi/ 12-18 Nisan 1987 tarihli sayısından.

**Türkay, Kaya, A. Dilâçar, Ankara 1982/ TDK Yayını.

***www.agos.com.tr

25/01/07

Tamay Açıkel

Adapazarı

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir