Sarı Güller, Mor Zambaklar…

1-1

Senenin bir günü annelere adanmış, bir günü de babalara…

“Tüketim toplumunun dayatmaları, kalıpları bunlar…” türünden eleştiriler kanıksandı, kimse aldırmıyor. Evladını yitirmiş ana babalar, annesini ya da babasını yitirmiş çocuklar, çocuk sahibi olamamış kadınlar üzülür demenin de faydası yok. Hepimiz kapıldık gidiyoruz işte…

Gazeteler, dergiler, tüm medya çalkalanıyor. Anneler günü geldi yine… Mayıs’ın ikinci pazarı…

***

Küçük yaşta annesini yitirmiş, acımasız bir üvey ananın elinde çocukluğunu yaşayamadan büyüyüvermişti Benisa… Köy Enstitülü öğretmen Huriye Saraç’ın özyaşamöyküsüydü üç ciltlik kitap. Abla ve ağabey saydığım Kadriye ve Bayram İnce önermişlerdi. Okudum, sonra da tanıştık kendisiyle. Yakınlaşmamız, hakkında yazdığım yazılarla, Adapazarı’na geliş gidişleriyle oldu. Okullara götürdük; öğrencilerle, öğretmenlerle konuştu, kaynaştı. Başka şehirlerde, başka okullara, derneklere gitti. Kitabını okuyanlar, coşkuyla duygularını yazdılar, o da hepsini yanıtladı. Hiç “yoruldum” demedi.

“Okurlarım; sizler bana evlat arkadaş, bacı-kardeş oluyor, bir ömür akıp giden yalnızlığımı dolduruyorsunuz, bu nedenle de Öğretmen Benisa’ya teşekkür ediyorum. Sizin gibi paha biçilemeyen okurlarımla buluşturduğuna…” dedi; okur mektuplarını kitabının yeni baskılarına koydu. Küçük armağanlar gönderdi onlara. Geçen yıl yolladığı bağ çubukları bu bahar büyüdü, yaprak verdi bahçemizde…

Bir oğlu vardı. Gelini, torunları vardı ama sevgiyle dolu yüreğinde bizlere de yer verdi. İşte bana yazdıkları… Onları çok değerli edebî metinler olarak saklıyorum. Paylaşmamda ne sakınca olabilir ki…

– “Bugün size bağ fidanı gönderdim. 5 tane. Şöyle düşündüm; bir  kök ENKA’ya… bir kök Özel Şahin’e… bir kök de Utrecht İlköğretim Okulu’na versek okullarının uygun bir yerine dikerler mi? Beni yetiştiren Köy Enstitülerinin anısına… Böyle bir şey olur mu, memnun kalınır mı? Eğer olmazsa hepsini siz dikiniz. Köklerini toprağa iyice gömeceksiniz. ‘Sultaniye’ dedi fidancı… Yoksa onlara da ayrıca kargo ile mi göndersem daha iyi olur? Bu kararı sizin vermeniz beni çok sevindirir.

Asmaya, tez büyüsün diye selam gönderiyorum…”

– “Burası yeni açılmaya başlayan mor yapracıkların arasından açan beyaz çiçeklerle bezeniyor. Kokularından gönderiyorum. Evlat sevgisini andıran misk kokularını gönderiyorum.”

– “Can kuşum…

Bugün hava çok aydınlıktı. Buradaki Bozdağ’ın tepesine doğru çıktık, karlıydı. Kar sularının şırıldayarak akışı, papatyaların kokusu, uyanmaya başlayan orman ağaçlarının sarılı yeşilli yaprakları bir başka güzellikti. Sizle birlik olmak istedim. Pazar günleri kurulan köylü pazarından otlu çörek yedirmek, kırk oluklu çeşmeden kar suyu içirmek istedim…”

– “Güneşin ışıkları gibi aydınlık kızım,

Yoğunluğumdan yazamadığım gibi balık yediğimiz gölü hiç unutamıyorum. Ne balığı bitirebiliyor ne de kalkabiliyoruz sanki… Sarı güllerin, mor zambakların kokularıyla öpüyorum…”

– “Kestane  tatlısı kızım,

Bu hafta sonu Ödemiş’in Hamamköy’üne, Atatürk Çocukları Kütüphanesi’ni açmaya gittik, ekip olarak. 950 metre yükseklikte, çevresi kestane ormanlarıyla çevrili, çukurda bir bucak. Hanımlar şalvar ve beyaz örtülü. Çok cana yakındılar. Çok güzel şeyler ikram ettiler. Kestane verdiler ama bir avuç aldım, sizin adınıza kuzunun ağzına verdim. Kıtırdatarak, başını sallayarak yedi… sevdim kara gözlerini… Duydunuz mu sesimizi?”

***

Annemi yitireli üç buçuk ay oldu. Dün gece düşümde gördüm onu… Apaydınlık bir odada, yine hasta yatağında, bana gülümsüyordu… Sımsıkı sarıldım. Tıpkı gerçek gibiydi…

Dünyamızın sınır, kalıp tanımayan sevgilerle ışımasını diledim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir