Özlem


Günler hızla geçti. Seçim seçim… işte o da geldi.

Ulusça iyi yönetileceğimiz günleri hayal etmek güç. Sadece seçimle başaracağımız bir şey değil bu, belli.

Önce kendimizi ve birbirimizi anlamamız gerek. Biz kimiz?

***

Bizi anlatırken, “yeni fikirlere açık değiliz” diye yakınıyor anlı şanlı bir gazete yazarımız…

Edebi yazılar yazardı çok eskiden. Düşünce ürünü yazılardı. “Okudun mu?” derdik birbirimize… Keser saklardık, okuturduk arkadaşlarımıza. Benzetmelerini överdik. Bunlarla yazıyı zenginleştirmede pek ustaydı.

Sonra sonra benzetmeleri pek abarttı. Orta boy bir paragrafta birkaç tane “gibi” çıkmaya başladı. Düşünmekten de yoruldu mu ne… Ama kitapları çok sattı.

En sonunda o kadar değişti ki “yine ne yazmış” diyerek bakar olduk.

“Bizim en çok korktuğumuz şey nedir? Galiba, daha önce duymadığımız yeni fikirler duymak.” gibi şeyler yazıyor. Kendini de katıyormuş gibi görünüp aslında dışında tutuyor. Böylece, önceki çizgisinden dönüşünü haklı çıkartmaya uğraşıyor.
***

“Bana göre gizliliğin mubah ve kutsal olduğu tek bir yer vardır, o da insanın özel hayatı.” diyerek savunuyormuş gibi yaptığı özel hayata dair olanlar da dahil, pek çok belgeyi, bilgiyi zaptedip sahiplerini de gözaltına alan gizemli bir uygulamayı alkışlıyor…
“Neden daha fazlasını istiyorlar” diye soruyor.

“Mesleğinde yükselmiş, başarılı olmuş onun yaşındaki bir gazeteci başka ne ister? Fikirlerini her gün, her mecrada söyleme imkânına sahip. Neden yetmiyor?” diyor. Aynı soruları benim de ona sorasım geliyor halbuki.

“Sadece saygı görmek değil, korkutacak güce de sahip olmak istiyorlar.
Artık hiçbir çağdaş ülkede bulunmayan bir ‘korkutuculuğun’ parçası haline gelebilmek istiyorlar.”
diyor, hayret… kalemiyle koruduğu güce söylermiş gibi sanki.

***
Her konuda avukatı ya bazılarının… yazmasa olmaz:

Bilim dergisinde Darwin’i sansür ettirmenin yolunu açarsanız, yarın bir gün bir başkasının da Diyanet İşleri’ne girip “hadis-i şerif” yayınını durdurmasının yolunu açmış olursunuz.”
Bilime müdahaleyi kınıyormuş gibi yapıyor önce… Hani neredeyse inandıracak: “Bir bilim dergisinin başına ‘bilim adamı’ görünümünde bağnaz bir dindar koyar, dinin bilime müdahalesine yol açarsanız, öncelikle ‘müdahale’ kavramını meşrulaştırırsınız.”

Ama…

Kurnazca kullandığı tırnak işaretleriyle kendi ‘taraf’ına ihanet etmediğinin işaretini de veriyor sonra. Şöyle diyor: “Unutmayın ki ‘müdahale’ etmek için herkesin kendince ‘kutsal’ bir nedeni bulunur, biri ‘din’ derken, öbürü ‘laiklik’ der.”

Anayasanın olmazsa olmazı “laiklik” bir kez daha hırpalanıyor kalemiyle. Laikliği savunmak da bağnazlık ona göre.

***

Yazarımız, “siz diktatörlük olmayan herhangi bir ülkede, bir lidere ait o kadar çok resim, heykel gördünüz mü” sözleriyle kimi kastediyor olabilir sizce?

Bildiniz…

Her zaman yaptığı gibi büyük Atatürk’ü diktatörlükle suçlamaya çalışıyor yine…

Ve yine: “Bizim yazıişlerinde eşi pek bulunamaz cinsten bir oğlumuz var, kendisi ‘demokrat Kemalist’… ‘Nasıl oluyor’ demeyin, yumurtaya can veren Allah nelere kadir değil ki, bir tane de ‘demokrat Kemalist’ yapmış işte.
Zihni ‘part time’ işliyor diyelim, bazen Kemalist oluyor, bazen demokrat.  Artık hangisine denk gelirseniz…”

Nasıl da alaycı… Yazık!.. Yazılarında Türkiye’nin gerçek aydınlarına reva gördüğü de hep vefasızlık, hep acımasızlık.

***

“Ben ulusumun yetenek ve duygularına olan bilgimle övünüyorum. Ulusumda, bugünkü zaferleri doğurabilecek niteliği görmüş olmak, benim bütün mutluluğum işte budur.”/K. Atatürk

Kendini ve ulusunu bu kadar güzel anlatabilmiş başka bir lider var mıdır acaba?

Hüzünleniyorum…

Aldatmayan aydınlar ve aldanmayan bir toplum özlemi içinde seçimlere gidiyorum.

26/03/2009

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir