“Sofranız Şen Olsun”

 

El sanatlarımızın zenginliğini bütün dünya biliyor. Halılarımız, nakışlarımız, oyalarımız, çinilerimiz dünya müzelerinde sergileniyor ya da özel koleksiyonlarda yer alıyor.

Düşünsenize hangimizin evinde yok, güzel bir oya, bir beyaziş, ninelerimizden kalma bir nakış? Ara sıra yer değiştirir, değiştirmeden önce bir süre ortadan kaybolur. Yıkanmıştır da kolalanacaktır… Unutulur. Sonra gözümüz arar; çıkar yeniden ortaya, serilir daha bir özenle…

Ama artık köylü kızları bile işin kolayına kaçar oldu. Yazma kenarına renkli pul, boncuk iliştiriyorlar, oya yerine.

Mutfak kültürü de öyle. Yenilerin gözü güzelim Türk mutfağında değil, Batılı soslarla tatlandırılmış pratik yemeklerde. Oysa geleneksel mutfak kültürümüzde çeşit ne boldur. Hemen çırpıştırıvereceğiniz ne tarifler vardır. Üstelik hem mideye dost hem cüzdana… Nedense “çılbır” geliverdi aklıma.

sofraniz

‘Sofranız Şen Olsun’, doğma büyüme Yedikuleli Takuhi Tovmasyan’ın yazdığı çok hoş bir kitap. Anı-yemek diyebileceğimiz bir tür. Ninelerinin mutfağından damağında kalanları, anılarla harmanlayarak sohbet havasında kaleme almış.

Büyükanneleri birbiriyle arkadaş, dost, iki kadın… İkisi de yemek pişirmede usta. Dedeler de çok meraklı, ilgili… “Kimi evde, yemek, yaşamak için yenir. Kimi evde, yemek için yaşanır. Bizim evde ise yemek, muhabbet olsun diye yenirdi. Sofra muhabbet için kurulur, yine muhabbetle kaldırılırdı.” diyor Bayan Takuhi.
‘Kuzu kapama’yı tarif etmeden önce, bu yemeğin inceliklerini bilen Armaş dedesini anmadan geçemiyor. Çorlu’da doğan, adını Adapazarı’ndaki ‘Armaş Manastırı’ndan alan dedeyi… Ruhban okulu, kütüphanesi, matbaası, fırını, çiftliği varmış manastırın. O zamanlar çocuk sahibi olamayan Ermeni vatandaşlarımız, ta uzaklardan kalkıp buraya gelir, dua ederlermiş. Takuhi’nin büyük büyükannesi de öyle yapmış. Armaş dede dünyaya gelmiş sonra.

Sahilyolu yapılmadan önce, Samatya’da, Yedikule’de deniz, yalıların duvarlarına vururmuş ne güzel… O zamanlar bu kıyılardan midye toplanır, denize girilirmiş.

“İşte o denizden uskumru diye bir balık çıkardı o yıllarda. Mis gibi tavası olurdu. Yağlandığı dönemlerde mangalda ızgarasının kokusu bütün Yedikule’yi tutardı. Çirozluk uskumrular, Kum kapı’dan Yeşilköy’e kadar ipe dizilip balıkçı evlerinin taraçalarına dizi dizi asılırdı.” diyor Bayan Takuhi.

Bayramlarda soğan ve baharat kokusu evin tüm eşyasına sinermiş. Pazar sabahları genellikle mercimekli yaprak dolması yapılırmış evde. Baba, tüm malzemeyi ayıklar, yıkar, masanın üzerine tören kıtası gibi dizermiş. Aferin babaya!

Benzer yemekleri yapmışız onlarla hep. Tarif alıp tarif vermişiz birbirimizden. Dostluk, komşuluk, insanlık nedir, bilmişiz.

Yazar şu sözleriyle kültürel zenginliğimizi vurguluyor aslında. Diyor ki:

“Ne zeytinyağlılar-tereyağlılar diye bir ayrım yaptım ne de Anadolu veya Trakya mutfağı diye bir başlık düşündüm, soframızdan resimler çizmeye çalıştım sadece. Ne kadar Ermeni, ne kadar Rum, ne kadar Türk, ne kadar Arnavut, ne kadar Çerkez, ne kadar Çingene… yemekleri bunlar, bilmiyorum.”

Artık geleneklerin yaşamın her anına sindiği zamanlarda değiliz. Endüstri toplumu olduk. Devir pratik yemek, ‘dertsiz’ masa örtüsü devri! Ne yapalım, koşullar böyle…

Geleneksel sanatlarımızı teşvik etmek, yozlaşmalarını önlemek ve geliştirmekse en başta devletin, sonra da sivil toplum kuruluşlarının görevi. Yalnızca kişisel çabalarla bunu yapan sessiz kahramanlar da ne çok ülkemizde.

 

07/05/2009

Bizm Sakarya Gazetesi

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir