Bir Sabah Uyandığımda…

Bir Sabah Uyandığımda… İnsanlar artık iki cinsin de kendini aynı derecede rahat hissettiği bir dünyada bulsalar kendilerini. Kadınların toplum hayatına katılmasından, kişilik özgürlüklerinin hakkını vermelerinden korkmasa erkekler. Uçuşsa rüzgârda saçları annelerin, utanmasalar saçlarından… Ve kız çocuklarını da desteklese tüm büyükler; böylece çocuklar güven duygusuyla beslenip büyüseler. İnsanî olan şeylerden uzak durmaları işlenmese körpe beyinlerine…

“Her kim insanî gamdan tek bir notayı kaldırmak istese, ondan nefret ediyorum. Her an onun tüm akortlarını titretebilmek lâzım.”( Orson Welles).

Cesaret kırıcı kurallardan, kalıplardan arınıverse dünya…

“… İnsan ilişkilerini değiştirmek için yaşıyorum. Hiçbir şeyin değişmeyeceği umutsuzluğuna kapıldığım kısa anlar kadar korkunç ve umutsuz anlar tanımıyorum. Değişecek. Dünya küresinin dağları, denizleri, okyanusları, gölleri, ovaları, bozkır ve çölleri, nehir yatakları, buzulları, kent ve köyleri nasıl değişiyorsa, insan ilişkileri de değişecek. İnsandan içgüdüleri ile bağdaşmayan uğraşların beklenmediği bir dönem de olacak.” (Tezer Özlü/ Yaşamın Ucuna Yolculuk)

Kadınlara çok görülmese yaşama sevinci ve bunun özgürce ifadesi… Ve sadece kıvanç duysa erkekler, kadınların da tutkularını özgürce yaşamalarından…

“İşte uçurumun kenarındalar. Havaya, yükseklere fırlatıyor korucu Hasan küçük kızı. Küçük kız havalarda uçuyor uçuyor, kahkahalarla uçuyor… Yükseklerde kahkahalarla uçarken, tüm ovaya, vadiye ve hatta gökyüzüne egemen… Sonra düşüş başlıyor. Düşüyor, düşüyor, düşüyor… Aşağısı boşluk, aşağısı yokluk, aşağısı hiçlik… Düşerken düşerken tam kahkahaların yerini o en büyük korkunun aldığı anda, hani sanki tam her şeyin yok olacağı, boşluğa yuvarlanacağı anda, kendini korucu Hasan’ın güvenli kollarında buluyor: “Oh! Bu kez de kurtuldum!” Çubuklu tepeleri… İstanbul. Küçücük bir kız: Leyla Çeyrekgil… Napoli’de “Arena Flegrea”… On bin kişilik bir açık hava tiyatrosu… O gece tek boş yer yok… İşte temsil saati geldi tüm ışıklar söndü. Karanlığın içinde, kat kat yükselen amfinin en tepesinde genç bir kadın duruyor. Simsiyah saçlı, simsiyah gözlü genç bir kadın… Aşağıda sahne minicik. Sahne kocaman. Arena onu yutmaya hazır… Bir uçurum… Beşinci, altıncı basamak… Tam korkunun en büyüdüğü anda, uçurumun tam onu yutacağı anda, içinden bir ses, kendi sesi “Haydi, fethet onları! Haydi!” dedi. Ve dediğini yaptı. Uçurumun öteki ucuna, sahneye vardığında arenaya egemendi. On bin seyirciye egemendi. Oh! Bu kez de boşluğa, hiçliğe yuvarlanmamıştı! Napoli. 16 Temmuz 1953 gecesi. Genç bir kadın: Leyla Gencer… Onu hep uçurumun kıyısına götüren, tutkusu ve sesi.

Tutkusu ve sesi onu hep uçuruma yuvarlanmaktan kurtarıyor… Kapkara saçlı, kapkara gözlü kadının yaşı yok. O şimdi, Lucia’nın, Norma’nın, Lady Machbeth’in, Kraliçe Elizabeth’in, Floria Tosca’nın, Lucrezia’nın, Madam Butterfly’ın, Alceste’in, Aida’nın, Violetta’nın ve Leonora’nın yaşındadır. Milano’da, Roma’da, Viyana’da, Paris’te, San Fransisco’da, Köln’de, Buenos Aires’de, Stockholm’de, Londra’da, Rio de Jeneiro’da, Bilbao’da ya da Chicago’da… Adı: ”Diva”: “La Diva Turca.”( Zeynep Oral/ Tutkunun Romanı )

Acısı ve hazzı dengede, dolu dolu bir yaşamın; atılgan, umutlu insanları oluversek, birlikte…

“… Öyle bir dünya kuracağım ki, ben yaşadığım sürece, bütün dünyalarla uyum içinde olacak. Yaşayacağım gün, saat ya da dakika, hem bana hem de herkese ait olacak.” (Frida Kahlo).

Güçsüz görünmekten korkmasa erkekler; şiirlerde kalmasa kadın şefkatine duyulan özlem…

“İstanbul’da, Tevkifhane avlusunda,

güneşli bir kış günü, yağmurdan sonra,

bulutlar, kırmızı kiremitler, duvarlar ve benim yüzüm

yerde, su birikintilerinde kımıldanırken,

ben, nefsimin ne kadar cesur,

ne kadar alçak, ne kadar kuvvetli, ne kadar zayıf şeyi varsa

hepsini taşıyarak :

dünyayı, memleketimi ve seni düşündüm…”

(Nazım Hikmet/ Şubat 1939)

… Ve hiç yaşlanmasak biz kadınlar… Ve hep çocuk kalabilse erkekler…

“Ruhunu karamsarlıklarla öldürmemişse, kadın ‘yaşsız’dır; küçük kızlar gibi, sevinçten uçtu uçacaktı. Dudaklarından sevda sözleri dökülüyordu.” (Adnan Binyazar/ “Şairin Kedisi”)…

İşte bir sabah ben, böyle bir dünyaya uyansam:

Hiç şaşırmaz, hemen alışıveririm ve sormam bile, “Ne oldu? Nasıl oldu?” diye.

Şaşırırım şuna, sadece:

“Ne? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü mü?.. O da ne?”

Tamay AÇIKEL

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir