“Bir Galatasaraylının Hatıraları” 1959 yılında basılmış. Galiba ilk ve son basım. Dili bize göre biraz eski kalmış. Oğlum Adapazarı’na geçen gelişlerinde, babaannesinin ciltlettirip sakladığı 50-60 senelik “Hayat” dergilerine bakıyordu. Kitap önce dergide yayımlanmış, dizi halinde. Anımsadı; dedemlerde bunun kitabı vardı dedi. Kendi gibi babası ve rahmetli dedesi de Mektebi Sultanili yani Galatasaraylıdır. Bulurum dedim ben de.
Kitabı görmüşlüğüm, sağından solundan karıştırmışlığım vardır; aklımdadır ama nedense sıra gelmez, okuyamam. Oğlum sorunca kıymete bindi. Buldum, göz önüne koydum. Elime alınca da bırakamadım.
Kitabın yazarı Suat Aray, Galatasaray’a ilkokul üçüncü sınıftan başlamış; 1912’de girmiş, 23’te mezun olmuş. Balkan Savaşı’ndan Cumhuriyete kadar… Düşünün, neler görmüş geçirmiş. Beyoğlu… Okulla ilgili hoş anılar; yatılılık gelenekleriyle örtüşen yaramazlıklar, muziplikler… Çanakkale Savaşı… İstanbul’un işgalinde Beyoğlu… Tümüyle Kurtuluş Savaşı dönemi ve yoksunluklar… Ve kurtuluş…
…
1915 yılının ders zili çalar. Hocalardan birçoğu askere gitmiş, yerlerine daha genç ya da daha yaşlı hocalar alınmıştır. Son sınıflardan ya da yeni mezunlardan çoğu Çanakkale’ye koşmuş, yine çoğu şehit olmuştur.
Savaş diğer alanlarda da kendini hissettirir, birçok maddede sıkıntı çekilmektedir. Şekerin okkası 3 kuruş iken 300 kuruşa çıkar. Gaz da çok pahalanır. Elektrik henüz yaygın değildir ve İstanbul’un büyük kısmında aydınlatma için gaz kullanılmaktadır.
Ekmek ve daha birçok madde vesikaya bağlanır.
“Simsiyah bir hamur parçası haline gelen ekmek, biraz sonra mısır karıştırılmak ve tavalarda pişirilmek suretiyle acaip, sert, hazmı güç bir halita (karışım) olarak halka dağıtılmaya başlandı. Biz de Galatasaray’da senelerce bu ekmeği yedik.”
Yine 1915’in bir sonbahar gecesi, sabaha karşı birdenbire uyandırılırlar ve eşyalarını toplayıp aşağıya inmeleri söylenir. Savaş dolayısıyla okul hastaneye dönüştürülmüş, yaralılar gelmeye başlamıştır. “Gülnihal” adlı hastane gemisi Çanakkale’den yaralı dolu olarak gelmiş, Kabataş’a yanaşmış; hastaneler yetmeyince yaralıları okul binalarına da yerleştirmek zorunda kalmışlardır. İki beygirin çektiği demir tekerlekli arabalar hiç durmadan yaralı taşır. Tekerleklerin okulun parke taşlı giriş yolunda çıkardığı düzenli sesler yıllar geçse de belleklerden çıkmaz. Elemle hatırlanır.
Okul müdürü Salih Arif Bey’in çabalarıyla okulun bir kısmında öğretimin devam etmesi kabul ettirilir. Ancak öğrenciler ilk gün evlerine gönderilirler. Bir süre sonra okul yarım gün ve yalnızca gündüzlü olmak üzere yeniden açılır. Ancak yemek çıkmaz. Sonra o da normale döner.
Yeniyetmeler hemşire mi görmüş daha önce! Hele pek güzel olan ikisi hepsinin ilgi odağı olur.
Bir gün, Atatürk’e de hocalık etmiş olan Farsça hocası Nuri Efendi, onları pencereden bu iki sarışın hemşireye bakarken yakalar ve:
– Suat Efendi oğlum, söyleyesin Ali Efendiye, kumrularla meşgul olmaya.
Baktıkları yönde sınıfların pencerelerine dadanmış kumru kuşları da vardır. Hoca kızmak yerine böyle hoş bir benzetmeyle uyarmıştır işte.
…
1918 yılı Ekim ayı… Kocaman bir İngiliz harp gemisi Karaköy’de Ziraat Bankası hizasında rıhtıma yanaşır ve toplarını şehre çevirir. Düşman İstanbul’a girer, binlerce asker daha ilk günde şehre yayılır.
Okul müdürü Salih Arif Bey bu sefer de düşman askerlerine kışla olmaktan kurtarır okulu. Bunu, Fransız Büyükelçiliğini ve Fransız İşgal Kuvvetlerini, okulun Fransız dilini ve kültürünü Türkiye’de öğretmek için kurulduğu, işgalin bunu kesintiye uğratacağı sözleriyle ikna ederek sağlar. Beyoğlu’nda her pencerede İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan bayrakları asılmışken Mektebi Sultaninin üzerinde Türk bayrağı dalgalanmaktadır.
İstanbul Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olarak ilk kez işgal edilmiştir. En çok hissedildiği yer de Beyoğlu’dur. Bu felaketi, İzmir’in ve sonra da Anadolu’nun işgali izler. Öğrenciler ülkede ne olup bittiğini öğrenme isteğiyle yanıp tutuşurlar. Okulda gazete okumak yasak olsa da gündüzlü öğrencilerin gizlice getirdikleri İstanbul gazetelerini okuyarak tüm gelişmeleri izlerler.
Bu gergin döneme ait çok ilginç bir bölüm geliyor sonra:
“Mütareke esnasında gayet garip hadiseler oluyordu.(…) Herkeste bir şüphe, tereddüt ve kararsızlık havası mevcuttu. Bir gün İstanbul’da gayet heyecanlı bir hadise oldu. İstanbul tarafından başlayan bir ‘Geliyor’ avazesi (bağırış çağırış) ile Beyazıt’tan, Çarşı içinden, Mahmutpaşa ve Babıâli’den halkın şuursuzca köprüye ve oradan da Beyoğlu’na doğru koştuğu, kaçtığı görüldü. Herkes, bu bir tek kelimenin verdiği esrarengiz bir korkuyla her şeyini, işçi işini, dükkâncı dükkânını, satıcılar tablalarını bırakarak kaçıyorlar, kaçıyorlardı. Bu heyecan saatlerce sürdü. Ve Boğaziçi’nde ve Şişli tepelerinde son buldu. Telaşın nereden başladığı, nasıl başladığı da anlaşılamadı. Türkler ‘geliyor’ diye, Rumlar ‘erhete’ diye kaçmışlardı.
Sonradan dolaşan rivayetlere göre ya Beyazıt Meydanında veya Çarşı içinde bir kavgada ‘polis veya jandarma geliyor’ manasına kavgacıların ‘geliyor’ diye kaçmaya başlamaları ile zaten hem can hem de mal bakımından korku ve kuşku içinde olan çarşı halkında panik çıkmış, bütün çarşı ve sırasıyla bütün İstanbul tarafı ‘geliyor’ diye kaçmaya başlamıştı. Türkler belki işgal kuvvetlerinden, Rumlar ve gayrimüslimler Türk ordusundan, hülasa herkes hayalinde kurduğu bir kuvvetten, bir yabancı veya düşmandan korkup kaçmıştı. (…) Bu durum halkın nasıl bir haleti ruhiye içinde bulunduğunu göstermesi bakımından cidden dikkate şayan idi.”
…
Bunları okuyunca hâlâ benzer tedirginlikler yaşıyor olmamıza esef ettim. Düşünce ayrılıklarından öyle bir yılgınlık gelmiş ki üzerimize… Yaşadığımız iletişim çağında aykırı sesleri çok daha fazla duyduğumuz için böyle oluyor herhalde. Altında eziliyoruz ya da birbirimize karşı bilenip duruyoruz.
…
18 Mart Çanakkale Zaferinin 95. yıldönümünde ülkeme barış, kardeşlik ve aydınlık bir gelecek diliyorum.
18/03/2010
Bizim Sakarya Gazetesi