
Türk diline kimseler bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi ol dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri
Aşık Paşa
Değerli yazar, öğretmen, edebiyat eleştirmeni Feyza Hepçilingirler, geçen Cuma günü S.Ü. Akyazı Meslek Yüksekokulu’nda “Türkçe Nereye Gidiyor?” başlıklı bir konferans verdi.
O, Türkçe konusunda, fiziksel limitlerini zorlayan bir hizmet aşkıyla çabalıyor. Bir yazısında belirttiğine göre, bir öğretim yılında tam 62 yerde konuşma yapmış! Yüzde doksanı Türkçe konusundaymış!.. “Türkçe Günlükleri”* başlıklı köşe yazıları, her hafta Cumhuriyet Gazetesi’nin Kitap ekinde yayımlanıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi Türk Dili Bölümünde öğretim görevlisi olan Feyza Hanım, aynı zamanda yapıtları çeşitli ödüller kazanmış bir yazar.**
Feyza Hanım’la Türkçe konusunda yapılan bir söyleşiyi gazetemizde yayımlamak için kendisinden izin istemiştim, o da memnuniyetle kabul etmişti. Daha sonra yine arayıp, Akyazı M.Y.O. öğrencilerine bir konferans vermesini rica ettim. Çok yoğun temposuna karşın zaman ayırabileceğini ve bundan mutluluk duyacağını bildirdi. Bu okulda öğretim görevlisi arkadaşımız Burhan Rençberoğlu kendisiyle iletişimi devralarak, bu unutulmaz buluşmayı sağladı. Baharın kendini göstermeye başladığı şu günlerde, Feyza Hanım için de bir değişiklik olacağını düşünerek, doğanın göbeğinde bir alabalık lokantasında birlikte öğle yemeği yedik. Feyza Hanım’ı İstanbul’dan arabayla alan iki öğrenci ve iki hanım öğretmen arkadaşımız da bizimleydi. Hava biraz serin, yemek güzel, doğaysa görkemliydi… Okula gittiğimizde öğrenciler salondaki yerlerini almış, bekliyorlardı.
Ortak varlığımızı, dilimizi, yabancı diller karşısında yoksullaşmaktan, yozlaşmaktan kurtarma, ona sahip çıkma savaşımını hep birlikte vermeliyiz. Tehlikenin farkındayız; bağımsızlığımızı tehdit edecek boyutlara geldiğini görüyoruz. Bu durumda, “Birileri uğraşıyor nasıl olsa canım!” deyip oturamayız. “Türkçe Günlükleri” köşesi paylaşımlı, katılımlı bir köşe; Cumhuriyet okurları için… Feyza Hanım bu katılımdan çok memnun. Elbette koskoca Türkiye’de tek değil; konunun üzerine giden başka yazarlar, dilbilimciler, gönüllüler var, hep oldu. İnternette bazı sitelere rastlıyorum; dilimizdeki bozulmayla ilgili düşünce alışverişinde bulunuluyor, öneriler getiriliyor, tartışılıyor. Ama çok yaygın bir iletişim aracı olan televizyonun dile karşı özensiz, hatta bazen kasıtlı diyebileceğimiz tutumu, bütün bu çabaları etkisiz kılabiliyor. Bazı kanallarda bu tutum açıkça görülüyor. Televizyonun gücüne karşı, farkındalığımızı artırarak baskı gücü oluşturabiliriz.
Feyza Hepçilingirler’in konuşmasından bazı bölümler:
Öncelikle Burhan Bey’e teşekkür ederim, sonra hepinizi sevgiyle selamlarım. Okulunuza geldiğim için çok mutluyum. Umarım siz de bu toplantıdan çıktıktan sonra “İyi ki geldim!” demenin gururunu yaşarsınız… Türkçenin durumunu anlatacağım size; bu durum biraz acıklı, biraz gülünç… Daha çok gülünç yanlarını anlatacağım… Ama o gülünç yanlar içinizde bir burukluk bırakacak, çünkü güldüğümüz hal, aslında ağlanacak halimizdir. Ne yapmak gerektiğini de birlikte konuşalım. Sizden sorular, katkılar bekleyeceğim, konuşmamın sonunda…
Türkçeyle ilgili yakınmalar son on yıldır arttı, çünkü Türkçenin içine inanılmaz boyutlarda yabancı sözcük karıştırılmaya başladı. Bu ilk değil; daha önce de Türkçeyle ilgili sancılar yaşanmıştı. Osmanlıcayı hatırlayın… Osmanlıca adını verdiğimiz, ayrı bir dil… 600 yıl! Osmanlı dönemi tümüyle, yazı dilinin Osmanlıca olduğu, Türkçenin yalnızca konuşma dili olarak kaldığı bir dönem…
Böyle bir dönemden geçtiği halde ayakta kalabilecek başka hiç bir dil de yoktur, kanımca… İngilizceyi böyle bir deneyden geçirsek, yalnızca 50 yıl, İngilizceyle hiçbir şey yazılmasa, yalnızca konuşma dili olsa, ortada İngilizce diye bir şey kalmaz! Oysa Türkçe bu deneyimden sapasağlam ayakta çıktı, çünkü o zaman Reha Muhtar yoktu! Çünkü o zaman Türkçenin bozulma süreci dağ başlarına, evlerin oturma odalarına kadar giren bir süreç değildi.
…
M. Ali Erbil söylemiş bir programda; “Türkçemizi doğru kullanalım!” demiş… “Turanj” diye bir sözcüğü uyduran, o! Bu uyarıyı yaparak aslında, kendini temize çıkarmış oluyor, oysa Türkçeyi bozanlardan biridir. Böylece ayağa düşürmek, böylece ehlileştirmek; “Bakın biz sahip çıkıyoruz… Zaten o kadar da korkulacak bir şey değil canım, her dilde olur bu kadarı…” falan diye durumu sıradanlaştırmaya çalışıyorlar bence…
…
1950’li yıllarda siyasetimizi yönlendirenler, “Küçük Amerika” olmayı hedef göstermişlerdi… Oldu!.. Bir şeyin küçüğü olmaktansa, kendimiz kalıp küçük olmayı yeğlemeliyiz, oysa…
…
Bugün geldiğimiz nokta İngilizceden sözcük alma noktasının da ötesine geçti, bence… Bence tam bir sapkınlık hali yaşanmakta… Özellikle tabelalarda, levhalarda öyle şeyler var ki bunlara İngilizce derseniz İngilizceye hakaret olur, Türkçe derseniz, Türkçe değil! Böyle garip bir dil oluştu…
…
Arapça – Farsçayla savaşım bitti, yani kalanlar Türkçedir; onlar Türkçe kurallarına uyar. Yaşamayanlar zaten gitti… Bütün gücümüzü Batı cephesine yöneltelim ki Amerikancadan gelen ve bizim kültürümüzü yerle bir eden bu büyük tehlikenin karşısında hep birlikte bir savaşım verebilelim.
…
Benim önerim şudur: Yeni bir kavram girdiğinde, Türkçe karşılığını zamanında bulabiliyorsak bulalım, çünkü Türkçe bizim malımızdır, onu eklerle yeni sözcük türetecek hale getiririz. Medya sözcüğünden ne türeteceğiz? Bir şey türetemeyiz; sözcük bizim değil! Demek ki zamanında Türkçe karşılık bulamamışsak o yabancı kavram gelip yerleşecektir. Bundan sonra yapacağımız iş, onun, Türkçenin kurallarına uymasını sağlamaktır. Mesela, bana sorarsanız yabancı kişi ve yer adlarının özgün yazılışlarında bu kadar direnmenin gereği yok. Washington! Vaşington’dur o; portakalı bile var: Vaşington portakalı! Biz ona Vaşington desek çok mu kızarlar bize? Ayıplarlar mı, gülerler mi?.. Ödümüz patlıyor…
…
Sözcük seçimiyle (Arapça-Farsça, Öz Türkçe, …) ideolojilerini yansıtanlara dikkat çekiyor: Gene kendi görüşünüz olsun, ama bunu dil seçimiyle ifade etmeyin. Doğru dürüst cümlelerle konuşarak ifade edin.
…
Feyza Hepçilingirler, öğrencilerden, bundan sonra Türkçeye sahip çıkma konusunda kendisine söz vermelerini istiyor. Dikkat ve ilginin hiç azalmadığı iki saat süren konuşmasıyla, Türkçe sevgisinin ateşini bir kez daha, bu kez Akyazı’da yakıyor.
Gençler söz veriyorlar…
xxx
“Türkçeyi öğrenme niyetinde olmayan bir kimse için bile Türkçenin gramerini okumak gerçek bir zevktir. Tümce yapılarının saydamlığı ve kolayca anlaşılabilirliği insanı hayran bırakır. Türkçenin gramerinin iç kuruluşunu ve işleyişini incelerken insan arı kovanı peteklerinin yapılanmasını seyreder gibi olur.(…) Bir ünlü doğubilimcinin dediği gibi Türkçeyi sanki bir bilginler topluluğu oluşturmuştur. Fakat hiçbir bilginler topluluğu böylesi bir doğa harikasının içgüdüsel gücüyle yarışamaz. Türkçeyle en ince duygular, kuşkular, umutlar dile getirilebilir. Bu formların hepsinde kök sapsağlam durur. Köke ne kadar harf veya hece eklenirse eklensin, kök, bir mücevherdeki inci gibi tüm görkemiyle göze çarpar.”(Dilbilimci Max Müller’in, 1864’te yayımlanan kitabından)
* Yıldızların Suya Döküldüğü – Türkçe Günlükleri / Everest Yayınları
** Yapıtları:
Öykü: Sabah yolcuları, Eski Bir Balerin, Ürkek Kuşlar, Kırlangıçsız Geçti Yaz, Savrulmalar, Öykünmece
Roman: Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar?, Tanrıkadın
Çocuk ve genç kitapları: Yanlışlıklar, Uçtu Uçtu Pelin Uçtu, Üç Nokta Bir Çizgi, Çirkin Prenses
Düzyazı, deneme ve eleştirileri: Türkçe “Off”, Dedim: “Ah!”, Sorulmadan, Türkçe Dilbilgisi
Bizim Sakarya Gazetesi
20/4/2006