"İlkel Kalıntılar"


Hep merak ederdim, iyi oldu. Bir Alman filozof (Peter Sloterdijk) insanlığın tarihi gelişiminde bir noktayı açıklığa kavuşturmuş.

Bir taşla iki kuş vurmuş hem de:

Aynı yoldan, hem tipik erkek davranışı olarak gol sevincinin hem de kadın davranışı olarak alışveriş sevincinin kaynağına ulaşıvermiş.

Önce bizden başlayalım.

Günümüzden 10 000 yıl öncesine, yani tarımsal üretimin başlangıcına kadar biz kadınlar, toplayıcılık yaparak ailemizin beslenmesine katkıda bulunurmuşuz ya…

Sepetimizi doldurup döndüğümüzde büyük bir hoşnutluk duygusu kaplarmış içimizi… Günümüzde de alışveriş dönüşü aynı duyguyu yaşamamız, belleğimizin toplayıcılık günlerinin deneyimlerini unutmayışındanmış.

Dünyanın neresine giderseniz gidin kadının el çantası taşıması da o günlerin kalıntısıymış.

Gelelim Alman filozofun vurduğu ikinci kuşa:

Erkek bir zamanlar avcıymış ya…

Toprağı ekip biçme, hayvanları evcilleştirme dönemine geçince vahşi hayvanlarla savaşmasına gerek kalmamış erkeğin.

Yine günümüze dönersek… Vahşi hayvanın avlanması, nasıl hep zafer sevinci yaşattıysa erkeğin atasına, bugün futbol sahalarında yaşanan sevinç de bu duygunun kalıntısıymış.

Burada bitmiyor Alman düşünürün çıkarımları. Toplayıcılık rolünün kadını kısa yoldan tüketiciliğe götürdüğünü ve bu noktada kadınların kapitalizmle daha uyumlu olduklarını da saptıyor (Kapitalist düzen bunu, düşünürümüzden çok önce keşfetmiş olmalı!).

Stadyumlarda yaşanan ise sadece ilkel dönemlerden kalma bir coşku: Meydan okumak ve yenmek. Bu bakımdan, erkeğin içindeki ilkel adam futbolun dışında pek bir işe yaramıyormuş!

Acaba öyle mi?

İçimizdeki ilkel adam ya da kadın, günümüzde sebebini bilemediğimiz başka ruhsal açmazlara sürüklüyor belki de bizi. Örneğin trafik canavarı olgusunu bununla ilişkilendirmek mümkün gibi görünüyor.

Otomobil, kamyon, otobüs gibi taşıtlar, her geçen gün biraz daha çekici modellerle çıkıyor karşımıza… Ama şöyle gözünüzü kısıp bakın; bunların ön tasarımlarının, efsanevi yaratıkların korkunç hayalleriyle benzeşen yanları yok mu? İlkel topluluklar için ( ki bu toplulukları Kara Afrika’da, Avustralya’da görüyoruz hâlâ ) kutsal gücün simgesi olan maskelere benzemiyorlar mı?

Kara Afrika’da korkunun egemen olduğu ilkel toplulukların açmazı bilgisizliktir. Buna karşılık, küçük yaştan başlayarak ciddi bir eğitim görürler. Dört beş yıl, yılın belli bir döneminde birkaç hafta ya da birkaç ay süreyle kampa alınarak bu mistik eğitimden geçmek zorundadırlar. Bir yandan da sosyalleşmeyi öğrenirler burada.

Kamp dönemi bittiğinde büyük bir tören düzenlenir. Topluma katılma törenidir bu. En büyük bayramdır. Çocuk, çocukluktan çıkmış, ergenliğe kavuşmuş; topluluğun gizemlerini, kurallarını, geleneklerini henüz bilmediği dönemler geride kalmıştır. Kendisinden bucak bucak kaçırılan maske de yasak değildir artık. Maske;

— Taşıyanın kimliğini gizler,

— Taşıyana başka bir kimlik ve ruh kazandırır,

— Korkutur.

İlkel topluluklarda, maske taşıyıcısı olmak da özel bir eğitim gerektirir. Birincisi teknik eğitim. Bu eğitimde maskeyi taşırken adımlarını nasıl atacağı, nasıl sıçrayacağı gibi şeyler öğrenir. İkincisi de ruhsal eğitim. Yüce ruhların ve güçlerin özelliklerini öğrenip onlarla ilişki kurma becerisini kazanması içindir bu. Maskeyi taşırken geçici olarak kendi öz kişiliğinden uzaklaşacak, kutsal gücün kişiliğine bürünecektir.

Topluluğu yönetenler maske aracılığıyla bu gücü egemen kılarlar. Böylece toplumda düzeni sağlarlar. Katlanılır kılabilmek için korkuyu bir şeyle dengelemek gerekir ki törenlerin, oyunların işlevi de budur: Bir çeşit, korkuya meydan okuma!

Kim derdi ki meydan okuma olgusu günümüz toplumlarına binlerce yılın ötesinden, en işlenmemiş haliyle gelecek; birbirinden çekici, ama ruhtan yoksun tasarımlarla cisimleşecek ve vahşi kapitalizmin ideallerine (!) hizmet edecek? Özellikle de bizim gibi eğitim seviyesi düşük, genç nüfusu yoğun toplumlarda trafik terörü, futbol magandalığı, gösteriş budalalığı gibi aşırılıklarla…

Neler ummuştuk oysa…

Bütün ilkel kalıntıların panzehiri, yirmi birinci yüzyılda “bilgi” olmalıydı. “Bilgi Çağı” bütün kurumlarıyla ve adına yaraşır bir sadelikle, ama “gümbür gümbür” gelmeliydi! İnsan emeğinin ve dehasının tüm ürünlerinin kutsandığı ve en önemlisi de hakça paylaşıldığı bir yer olmalıydı dünya.

29/03/2007

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir