Her ne kadar Adapazarı’nda da “yandım Allah!”dedirtecek durumlar noksan değilse de küçük şehirde yaşamanın bir rahatlığı, bir ayrıcalığı vardır. İstanbul trafiğinde çaresiz kaldığınızda bunları düşünür, “köyünüzü” özlersiniz.
Diyelim ki bütün ülke rantının önemli bir bölümünün toplandığı Etiler’dir, köprüden geçtikten sonra sizi ilk karşılayan. Ve ortasından geçen yol çift yönlü, taşıdığı trafik yüküne göre daracık bir yoldur. İki yanında otomobil galerileri vardır ki “lüks” sözcüğü tanımlamakta yetersiz kalır o çağ ötesi, tasarım harikası otomobilleri… Yabancı marka dükkânlar, restoranlar vardır… Çevrede bu uyumu bozan rahatsız edici bazı ayrıntılar gözünüze çarpsa da artık herkesçe kanıksanmıştır onlar.
Örneğin, “akıbeti meçhul” sürücüsünün ortada görünmediği, muhtemelen bir taksiyle kafa kafaya gelip oracıkta devrilmiş yatan bir motosikletin acıklı görüntüsüyle karşılaşırsınız… Piyango ona vurmuştur bu sefer…
Yeni gelmiş ve henüz bir oh! bile diyememişsinizdir. Aynı senaryonun yineleneceği durumlar birkaç kez daha kıl payı atlatılacaktır ve boş gözlerle bakacaktır alışkın yüzler.
Yol tıkalıyken ve adım adım ilerlerken adım başı katı atık toplayıcıları ya da kısaca “kâğıtçılar” görmeniz rastlantı değil; çünkü İstanbul Etiler’de çöplerdeki ambalaj atığı oranı yüzde 40, Dudullu’da ise yüzde 5’tir.
“ …sabah erkenden çöpe çıktık. Bir bahçe duvarının demirine asılmış bir torbada bir çift krampon gördüm. Ben onu rüyamda da görmüştüm. Aldım…”/ Kâğıtçı Murat
Kentsel dönüşüm projeleriyle ortaya çıkan belediyeler, çöp ayrıştırma işini büyük şirketlere ihale edecek; toplayıcıları da depolardan daha düşük fiyatlar veren bu şirketlerle çalışmaya zorlayıp yine onları zararlı çıkartacak, hatta el arabalarına el koyacaklardır.
“Bir dağ yamacına tutunmuş bir ağaç gibi sanki düştü düşecek, bir eli arabasında, bir eli yaşamın EN SON NOKTASINDA tutunmaya çalışan kâğıtçılar…”*
Gideceğiniz yere varmadan görecekleriniz bunlardan ibaret değildir tabii…
Bir alt geçide kıvrılmışken tıkanır yol, bu sefer. Bir randevunuz varsa hele, umutsuz bir bekleyiş başlar. Su satanlar, mendil satanlar belirir. Sanki ışınlanmış gibidirler. Gerçeküstü görünür, perişan bir bebek arabasının içinde yan yana uyuyan iki bebek. Çocuk yaştaki anne, bir eliyle arabayı tutmakta ve dikilmektedir neredeyse yolun orta yerinde. Öteki elinde bir paket kâğıt mendil vardır. Gözleri ta uzaklara dalmıştır; siz klimalı arabada randevunuza geç kaldığınıza öfkelenirken, öfke bile yoktur gözlerinde. Açmaz bile ağzını… öylece… dalar… hiç görmediği uzaklara…
Darboğazdan çıkış uzun sürer. Kocaman adamlar tam beklemeye alışmış, yatışmıştır ki yolda bir kıpırdanış başlar; yeşil ışık yanar ve hepsi birden “enayi miyim?” moduna geçip ileriye atılır, sanki bir düğmeye basılmış gibi… Kafalar fena halde karıştığı için, karışık kafaların yönetimindeki zavallı arabalar kendini oradan oraya savurup durur… Kuralsızlığa sövenlerin kuralları çiğnemesi, insanlıktan söz edenlerin insanlıktan çıkması normaldir artık.
Bütün bunların yanında, büyük bir kentte yaşamanın vazgeçilmez ayrıcalıkları, hoşlukları vardır. Kaldı ki İstanbul başkadır; kendini bağışlatmasını bilir, ancak bu çelişkileri nereye kadar sindirir, bağışlar? O bilinmez…
*Katı atık işçileri tarafından hazırlanmış bir dergi, “Katık”tan.
21/06/07
Bizim Sakarya Gazetesi