
Şeyh Edebalı
Her fotoğrafın bir öyküsü vardır, ama yazılmaz pek…
Geçen yıl çekmiştim ben bu fotoğrafı. 29 Ekim günü…
Bilecik’ten geçiyoruz… Gözümüz bu tarihi kentte bir şeyler arıyor elbette, ama bu kadarını beklemiyoruz:
Akşam güneşi, Şeyh Edebalı Camii’ni altın sarısına boyuyor… Sonbahar yaprakları da bundan nasibini alıyor…
Büyülenmiş gibi aniden duruveriyoruz. Işığı kaçırmamalıyız… “Ağır ağır acele etmeliyiz”… Sessizce çekim hazırlıklarını yapıyoruz.
Şeyhin, Osman Gazi’ye öğüdü vadide yankılanıyor sanki…
“Ey oğul!.. Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârlarında savrulur gidersin… Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!..”
Burada ne eksik, diye düşünüyorum… O anda bir gelinle damat, düş gibi beliriveriyor caminin avlusunda… Görüntü eksiksiz artık!
Ve…
“Ey oğul!..” diye sürdürüyor Şeyh Edebalı: “… Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez…”
Fotoğrafın öyküsü bu kadar, ama belki de o sırada ülkenin başka bir köşesinde, Datça Yarımadası’nın ucunda Knidos Afroditi büyülü sesiyle şunları söylemektedir:
“İnsanlar arasındaki ayrılık, gelinle senin arana giren duvaktır.”
İmparator Teodosyus’un Bizans’a getirtip Lausos Sarayı’na koyduğu, sonradan sarayla birlikte yanan Afrodit’tir o… Praksiteles’in başyapıtıdır. Halikarnas Balıkçısı’nın o şiirsel Ege öykülerinden birinde dile gelir.
Öyküde Balıkçı, “ay kaynağından harıl harıl akan nur çağlayanının yıkadığı” Afrodit Tapınağı’ndan geriye kalan mermer avluda yere uzanır. Taşlar kar gibi ağarmıştır. Tam uykuya dalmışken hemen uyanır. Karşısında yarı düş, yarı gerçek, Knidos Afroditi’nin ayakta sallanan hayalini görür. Balıkçı’nın anlattığına göre, Afrodit’in hareketleri tepesinden tırnağına kadar süzülen bir uyum akıtırken, çevrede bir ölümsüzlük dalgası yaratmaktadır. Denizin sesi uzaklıkların da, yüzyılların da, kumsalların da, genel tarihin de seslerine karışa karışa, ta bulunduğu tepeye gelerek orada bin bir yankı uyandırmaktadır.
“İnsan birliğini ayıran ince, bir başkalık duvağı, duvağın ardında sezilen yüzün bir güzelliği, bir gülümsemesi vardır. Ben işte o hayal meyal gördüğün güzelliğin ta kendisiyim! Gelinler sanıldıkları gibi olmasalar bile gelinde hayal ettiğin güzellik ve gerçek benim! Kadın erkek, çoluk çocuk milyonlarca insanda yaşayan, yürüyen, bakan, seven ve sevilen yine benim.
(…) Ben Doğulu bir tanrıçayım. Asurlular bana ‘İştar’ dediler. Fenikeliler bana ‘Astoret! Astoret!’ diye yalvarırlardı. Suriye’de adım Atargatis’ti. Babilliler bana ‘Belit’ (Melitta!) diye taparlardı. İnsan olalı ve daha önceleri hep vardım. Ben Astarte’yim. Her hücrenizde, her atomda kaynayan hayat kaynağıyım.
(…) Bu sıralarda bana bir de seksapel niteliği taktılar. Yaratılış boşluğu sevmez. İnsanlar yalnız parayla uğraşan boş kafaları elbette seksapel ile doldurdular. Bu yolda propaganda ile epeyce para da topladılar. İnsanların burnunun biçimini, dudağının rengini, kirpiklerinin durumunu; üst baş ve yüz gözlerin nasıl olması gerektiğini, şimdi ancak, gözü kaparozda (yolsuz gelirde) olan ticaret kurumları saptıyor. Oysa benim güzelliğimi, gözü hiç de parada değil, ama güzellikte olan bir sanatçı yarattı. (…) Ben, güzelliğin Afrodit’iyim… Parayla satılan seksapelin Afrodit’i değil…
(…) Dünyada varolmak zorunluluğunu bile, yolunda can verilir sevinçli bir çile durumuna getiren, insana kendisini sevdiren yine benim. Her yabancının yüzüne bir kardeş tatlılığı veren benim. İnsan her yüzde, her bakışta beni arar. Çünkü herkesin başkalığı, ancak yüzüme geçen bir maskedir. Ben Astarte’yim. Her gözden ben bakarım. Bütün beyinlerde bilincim. Bütün bilinçlerde bir umut… Çünkü ben ‘Hayat’ım…”
13/09/2007
Bizim Sakarya Gazetesi