“Doğa, sanki başına gelecekleri biliyormuş gibi en güzel örneklerini, sevgisiz insanlardan koruyabilmek için, uzaklara, ulaşılması güç dağlara gizledi. Denizi ile dağlarının arasına, sevgisiz insanlar girmesinler, rahatça dolaşamasınlar diye, aşılması güç uçurumlar yaptı. Orada, ormanların sık geçitsiz dokusu içinde çiçekler, koparılmayacaklarını bildiklerinden olmalı, özgürce ama sanki yarışırcasına açtılar. En güzel renkler orada oluştu. Ağaçlar iri yapraklarını aralayarak onlara Güneş’i sundular. Gövdelerinde yuvalansınlar diye en güzel kuşları çağırıp onları korudular. Yağmur, ormanı ve çiçekleri sık sık yıkadı. Onların üzerine konabilecek en küçük bir toz parçasına bile izin vermedi…”
Tuğrul Çakar’ın böyle başlayan öyküsü, bu dağlarda yaşamayı seçen insanların doğayla dostluğunu, bu dostluğun güzelliğini anlatarak sürer. Ama sevgisiz insanlar, bir yerlerde hâlâ öldüremedikleri bir doğa parçasının varlığını haber alırlar… Sonrası hep bildiğimiz şey: Doğayı çok severler güya; ama ona aykırı ne varsa bağrına taşır, sonunu getirir ve başka bir yer aramaya başlarlar hızla.
Böyle bitmiyor mu hep?
***
Doğa aslında, tüm canlılarıyla uyum içinde yaşamaktaydı. Hesapsız, kendiliğinden… Güzelliği de buradaydı.
Ama günün birinde, o bir hesap yaptı: Belki biraz da sınırları zorlamak için, ama deneye deneye insanı yarattı; gelişmeye açık bir akıl bağışlayarak seçme özgürlüğü verdi, diğer canlılardan farklı kıldı onu…
Hesapta, öleceğini bilen tek canlı olmakla, doğaya sıkı sıkıya sarılacaktı insan. Ondan aldığını hep yerine koyacaktı. Bu alışverişin güzelliğini fark etmenin ayrıcalığını yaşayacaktı.
Buna karşılık doğa da onun küçük taşkınlıklarına ses çıkarmayacaktı; verdiği zarardan dönmesine fırsat tanıyacak, hemen cezalandırmayacaktı. Sadece arada bir, o da eğer çok azıtırsa…
Çağlar boyunca, aklı sayesinde hep ilerleyen insan, bugün bilgi çağına ulaştı. Ama bir sorun var ki onu hâlâ çözemiyor: Kurnazla akıllı karşı karşıya gelince, kurnaz kazanıyor! Neden? Galiba, kurnaz her kılığa girebiliyor da ondan! İnsanları kurnazın peşine takılmaktan vazgeçirecek, silkeleyebilecek aydınlar, önderler gerek.
Şimdi ülkemize dönelim… İşte, yeni bir çevre felaketi tehlikesiyle karşı karşıyayız: Kaz Dağları’nda siyanürle altın çıkarma projesi!
Çanakkale Çevre Platformu eylem hazırlıklarına başlamış… Pankartlar asılmış:
‘Kaz Dağı’nın altını zeytindir, altını oyma!’,
‘Kaz Dağları’nda hayat altından değerlidir.’
Sevgisiz insanlar için ne ifade eder bunlar? TEC COMINCO, TÜPRAG, Stratex, Fronteer, Ariana Global Madencilik A.Ş, Kanada’lı AMDL (Anadolu Madenlerini Geliştirme Limited), Mediterranean Resources, Valhalla Resources, Silvermet Inc., Aldridge Minerals, Eldoradogold… Anlı şanlı uluslararası şirketler; ağaçları kesip yol açıyor, cenneti delik deşik ediyorlar.
İzinli olarak sondaj yapıyorlarmış… Çevreye zarar vermiyorlarmış… Türkiye’nin zenginliklerini ekonomiye kazandırmaya çalışıyorlarmış…
Kuzu gibi gösteriyorlar kendilerini, ama fena halde bulandırıyorlar suyumuzu:
250 ton altın için, dünyada sadece Kaz Dağları’nda bulunan 47 çeşit bitki türü yanında tüm bitki örtüsünü feda edecekler. Altın, bu zalim tercihi yapanların elinde, bitecek eninde sonunda. Ama kaybolan türler siyanürün bulaştığı bu topraklarda bir daha asla bitmeyecek. Havası, suyu da zehirlenip bozulacak; yörede binlerce insanın geçimini sağlayan verimli toprakları, sağlıklı besinler sunmayacak artık.
Siz! İşte böyle korkunç bir felaketi hazırlayanlarsınız…
Siz! Doğa’nın biraz uçuk, biraz devrimci, ama masum tasarımı, “İnsan” olamazsınız!
***
Enerji Bakanı Hilmi Güler 27 Ekim’de Çanakkale’ye gidecek… “Kazdağları’nda Madencilik, Turizm ve Çevre” konulu bir panele katılacak.
Altın Madeni! Kulağa hoş geliyor, değil mi sayın bakan?
Ama altında altın barındıran dağın öbür adı “İda”dır; “Bin Pınarlı İda” diye geçer İlyada Destanı’nda…
Efsaneler dağı…
Dünya’nın Alpler’den sonra en çok oksijen üreten dağı…
“Artık ok yaydan çıktı!” deyip işletme ruhsatı verirseniz, tarihimizin en büyük çevre eylemiyle karşınıza dikilecek; altını unutturacak size “İda”!
Siyanürlü altının yol açacağı çevre felaketini bile bile, işi oldubittiye getiremeyeceksiniz bu sefer…
18/10/2007
Bizim Sakarya Gazetesi