09.06.1921… Mustafa Kemal Ankara’da, Fransız diplomat Franklin Bouillon’la görüşüyor. Ona, bütün ulusa ve tarihe karşı üstlendikleri görevi anlatıyor. Görevin özü, hedefi, ‘Tam Bağımsızlık’.
“Tam bağımsızlık demek, kuşkusuz siyaset, iktisat, adalet, askerlik, kültür… gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir.” diyor Mustafa Kemal.
21.10.2007… PKK, 12 askerimizi şehit ediyor… Aynı gün, Türk Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve ABD’li meslektaşı Robert Gates, Ukrayna’nın başkenti Kiev’de bir araya geliyorlar. Görüşmenin ayrıntılarını Associated Press’e açıklıyorlar:
Gönül, “Amerika’nın bir şeyler yapması gerek. Kamuoyu baskısı çok büyük. Elle tutulur bir şey istiyoruz. Ne olursa olsun!.. Çocuklarımız ölüyor. Ordu sınır ötesi operasyon planlıyor. Sınırı geçmeyi düşünüyoruz ama hemen değil. Bu işi Amerikalılarla birlikte yapmak istiyoruz” diyor.
ABD’li Gates ise, “Vecdi Gönül ile yaptığım görüşmede, tek başlarına harekete geçmekten çekindiklerini gördüm ve rahatladım. Bu iyi bir şey. Acil bir operasyon olacağı izlenimini edinmedim. Türk bakana itidal ile zayıflığın birbirine karıştırılmaması gerektiğini söyledim. Bu işte beraber çalışmamız gerektiğini belirttim. Operasyonun hem Türkiye hem Irak hem de ABD açısından olumsuz olacağını; sınır ötesi operasyon yapılması durumunda, ABD Kongresi’nde bulunan Ermeni soykırımı yasa tasarısının geçmemesine yönelik çabalarımızın da zarar göreceğini anlattım.”
Askerlik dersimizi de alıyoruz Gates’ten:
“Teröristler konusunda en önemli şey güvenilir istihbarat bilgileridir. Bu bilgileri alırsınız ve buna göre askeri operasyonunuzu yaparsınız. Türk bakana, güvenilir istihbarat bilgileri ve belirli nokta hedefler olmadan Kuzey Irak’a büyük bir Türk gücünün gönderilmesi durumunda, bunun büyük kayıplara yol açabileceğini anlattım.”
Mustafa Kemal ise Büyük Taarruz (26.08.1922) öncesi Meclis’te yaptığı konuşmada, hedefe kararlılıkla yönelmenin ve bunun için gerekli olan savaş araçlarını hazırlamanın öneminden söz ediyor. Nedir bunlar?
Birincisi ve en önemlisi ulusun, bağımsızlığını elde etmek için duyduğu güçlü istektir.
İkincisi, ulus adına iş gören Meclis’in, tam bağımsızlığa yönelik ulusal isteği ortaya koymakta ve gereklerini yerine getirmekte göstereceği birlik, dayanışma ve yiğitliktir.
Üçüncüsü ise, “ulusun silahlı yavrularından meydana gelip düşman karşısına çıkarılmış bulunan ordumuzdur.”
‘İç’ ve ‘dış’ cephe olarak ele alıyor bunları Gazi Mustafa Kemal…
Dış cephe, düşman karşısındaki silahlı gücümüzdür. Bunun sarsılması, yenilmesi bir ulusu yok edemez; çünkü temel olan, ulus cephesidir; iç cephedir. “Bu gerçeği bizden daha iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar.” diyor.
Ve şurayı dikkatle okuyunuz, lütfen: “Meclis, anlayışıyla, icraatıyla, durumuyla düşmana umut vermedikçe, iç ve dış cephelerimiz hiçbir zaman yerinden oynatılamaz.”
Küresel uygarlığımızda (!) artık düşman denmiyor, biliyorsunuz. Çünkü emperyalist güçlerin en büyük özelliği dost görünmeleri…
Uluslararası tekellerin dostluğunu (!) da her zaman sorgulamak; yeraltı ve yerüstü zenginliklerimize göz diktiklerini görmek, niyetlerini zamanında anlamak zorundayız. Sonra karşımıza geçip: “Siz havayı, suyu kirlettiniz; doğa kıyımı yaptınız… Doğanın kıt kaynaklarını doğru kullanmadınız, har vurup harman savurdunuz; suçlusunuz!” diyecekler bize. Soykırımcılığımıza bir de bunu ekleyip arkamızdan gülecekler. Altın aramak uğruna Kaz Dağlarını delik deşik ettiler şimdiden. Enerji Bakanımız ise işletme ruhsatı vermeye can atıyor! Eğer verilirse, bu dağların benzersiz bitki örtüsünü, yeraltı sularını bir daha geri gelmeyecek biçimde yok ederek, zehirleyerek gidecekleri, sonra da bizden hesap soracakları günler uzak değil.
Kameralar önünde hararetli el sıkışmalarla, kapalı kapılar ardında anlaşıp derinliğini anlamadığımız demeçler vermelerle ancak, beyinleri uyuşturulmuş insanları ve kendilerini kandırırlar. Türkiye’nin düşünen kafalarını değil!
Biz, ulusal bütünlüğü gözden çıkaramayız. Biz, iç cephenin çözülmesine izin veremeyiz. Tam bağımsızlık hedefinin açıklığına, berraklığına, temizliğine sarılıp donmadan akmak; tüm ulusa bıkmadan anlatmak zorundayız.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu bir gün, Cumhuriyet Halk Partisinin ilkelerini incelemekte olan Atatürk’e şöyle demiş: “Paşam, bu her bakımdan bir inkılâp partisidir. İnkılâp partisi ise bir ideolojiye, bir doktrine dayanmaksızın yürüyemez.” Atatürk, Yakup Kadri’nin yüzüne, bir masumun yüzüne bakar gibi bakmış ve gülümseyerek: “O zaman donar kalırız!” demiş.
25/10/2007
Bizim Sakarya Gazetesi