Öğretmen Benisa

Huriye Saraç

Huriye Saraç

Sevgili Bayram İnce, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden, şiir günleri, edebiyat günleri gibi etkinliklere çağırılır; Kadriye Hanım’la birlikte yetişmeye çalışırlar. Yeni dostlar edinirler bu çevrelerde.

Geçenlerde bana iki ciltlik bir roman getirdi. Dramatik bir özyaşamöyküsü… Kitabı elimden bırakamayacağımı; yazarı Huriye Saraç’ın yakında Adapazarı’na geleceğini ve beni onunla tanıştırmak istediğini söyledi. Kadriye Hanım da hararetle destekledi. Bayram İnce güzel olmayan bir şeye güzel demez, biliyorum. Sevinerek aldım.

Toplam sekiz yüz sayfaya yakın, iki cilt… Adı: Öğretmen Benisa. İkinci cilde geçemedim henüz. Çabuk çabuk okuyup bitirmek istemiyorum. Güzel Türkçesini içime sindirmeli, dönüp dönüp okumalıyım bulmuşken. Tadına varmalıyım bu yalın ve içten anlatımın…

“1940’lı yılların karanlığından Köy Enstitüleri’nin aydınlığına çıkmak…”

Afyon-Çifteler Köy Enstitüsü… Baba, ilerici, devrimci, örnek bir insan gibi davranıyor eğitim konusunda; eleştirilere, baskılara kulak asmıyor, inatla göğüslüyor hepsini. Acımasızca yükleniyorlar, kızını oraya gönderdi diye. Oysa köyünde sözü geçen, saygı gören, çalışkan bir adam. Çocuklarını sevindirmesini de biliyor; onları sevgiye, övgüye boğuyor yeri geldiğinde. Hem de öyle uçuk bir adam ki Huriye’ye “Benisa” diyor. Uydurma bir ad bu; askerdeyken beğendiği üç kızın adlarının ilk hecelerinden oluşan. Gelgelelim, açıklanamayacak bir biçimde, çocuklarına eziyet eden o kadına, üvey anaya inanıyor ve onun hakkında söylenen hiçbir şeye de inanmıyor. Onun tarafından kışkırtıldığında, kendi çocuklarına karşı ondan daha zalim olabiliyor. Yani, ayarı bozuk bir adam.

Kadının zoru, çocukların terbiyesi falan değil asla… Katı, bağırtlak suratlı kadın, kötülükten büyük bir haz alıyor. Sevgiden yoksun bir yaratık… “Bir sevince ortak bile olamıyordu. Öylesine kıraçtı.” diyor Benisa.

Uzak bir köye atanıyor. Onun ilk öğretmenliği… Köyün ilk öğretmeni… Kadın öğretmen istemiş muhtar. İlerici güya… ama kendisi kızlarını okula göndermiyor. Diğer ana babalar da ona bakıp göndermiyorlar kızlarını. Benisa’nın o ilk yıl tek bir kız öğrencisi oluyor sadece.

Babası, iki erkek kardeşiyle birlikte lojmana yerleştiriyor onu. Bir sürü yasaklarla donatıp gidiyor. Öğretmen maaşını da babası alıyor.

Öylesine ezik ki babasının ve üvey annenin karşısında… Ablası ve erkek kardeşleri de öyle.

Anamın hatırlayamadığım ölümüyle daha o günlerde bükülmüştü boynumuz, bir daha da doğrulamamıştı.” diyor, ama…

Yine de bu kadarını anlayamıyor insan. Tamam, artık başkaldıracak, diyorsunuz, ama hayır, bakıyorsunuz bir sopa daha; bir aşağılanma, bir akıllara sığmaz haksızlık daha… Öğretmen olduktan sonra da boyun eğiş sürüyor. Öylesine donanım kazandıran bir eğitimden sonra farklı olur gibi geliyor insana. Örneğin, bir yaz tatilinde, yürümesi geciken küçük kardeşi için yürüteç yaptıracak öteki kardeşine… Tarif ederek, ölçüp biçerek… Öğrencilerinin okul önlüklerini o dikecek… Okul bahçesine çiçek ekecekler, ağaç dikecekler birlikte; öğrenerek, eğlenerek. “Her şeyimizi düşüne düşüne, ağır ağır, özümseyerek yapacağız. Nasıl yapacağımızı çok iyi düşüneceğiz. Yapacağımız iş ilkin kafamızdan, sonra elimizden çıkmalı…” diyecek… En güzel çevirileriyle Dünya Klasiklerini çocuk yaşta okuyup tartışmış, aydınlanmış beyniyle özgüven aşılayacak onlara… Ama kendisi, babasının tutarsızlıklarına bir kez olsun ses çıkaramayacak. O insan bozuntusu kadın tarafından hor görülmeye razı olacak. Buna rağmen dayak yiyecek, kalıcı izler taşıyacak hem gövdesinde hem de ruhunda.

Olur mu canım, diyorum…

Yalnız değilmişim meğer; kitabını okuyup onu bu konuda eleştiren başkaları da varmış. Bu eğitimden geçmiş bir öğretmenin bu denli katlanmacı ve kişiliksiz davranmış olmasına inanamamışlar. Onlara da hak verdiğini söylüyor bir söyleşide. Kitabında da demiyor muydu zaten: “Tutuklu gibiydim. Hangi okulda öğretmenlik yapacağıma bile onlar karar veriyordu. Ben bir şey yapamıyordum. Söz hakkım yoktu. Bir maldım, oradan oraya sürükleniyordum. Kimliksizdim.”

Sorguluyoruz ezikliğini… Ne hakla?

Çocukken okumadık mı biz de Külkedisi’ni? Kızmadık mı hep, taş yürekli üvey anne ve üvey ablalara? Nice ibret verici öyküler okumadık mı başka? Zaman zaman uğramadık mı haksızlıklara? Belki karşı koyduk belki boyun eğdik bizler de.

Sonra ne oldu? O kadar yürekliymişiz, katlanmacı değilmişiz de başta Köy Enstitüleri olmak üzere, Cumhuriyetimizin bütün kazanımlarını, antları içe içe yerle bir edenlere oy vermedik mi ulusça? Yahut vermedik; verenleri kınadık da ne oldu?

Dünya kamuoyu önünde ulusal onurumuzu çiğnetenlere, daha doğmamış yavruları borçlu kılanlara, bölücülere, bizi kör kör parmağım gözüne kandıranlara, güzel dilimizi yozlaştıranlara, yüce değerlerimize bayağılık bulaştıranlara, dinimizi kullananlara… göz yummadık mı?

Yahut yeterince karşı durabildik mi bunlar için savaşanların hapislerde, yoksunluklar içinde, insanlık onurları ayaklar altına alınarak süründürülmelerine… Hesap sorduk mu yahut sürdürdük mü hesap sormayı?

Koruyabildik mi hakkımızı, hukukumuzu vatandaş olarak?

Kişiliğinin bu zayıf yönünü açık yüreklilikle ifade etmekten çekinmeyen bu Cumhuriyet kadınının, öğretmen Benisa’nın önünde saygıyla eğiliyorum. Ondan cesaret alarak itiraf ediyorum ben de; evet! Hiçbir zaman çok rahat etmesem de gerektiği kadar rahatsız etmedim kendimi… Cesaret buymuş, oysa…

Bugün öğretmen Benisa’yla tanışacağım; devamı haftaya… Teşekkürler Bayram Amca!

08/11/2007

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir