Sindirmek ve “Sindirmek”


“Özgürlük, onun bilincine varmakla başlar.” diyor Niyazi Öktem. “Özgürlüğünü içinde duyan insan özgürdür.” diye açıklıyor.

Davranışlarında yasaların elverdiği ölçüde özgürdür insan. Yasaları çiğnemeye ödün verilemez. Toplumsal alışkanlıkları, gelenekleri yer yer zorlayan ilerici fikirleri sindirmekse hoşgörüyle mümkündür. “Sindirmek” fiilinin ikinci bir anlamı daha var biliyorsunuz; yıldırma, korkutma taktikleriyle konuşamaz, tepki gösteremez duruma getirilir insan. Yani sindirilerek, doğasına ters bir yaşama mahkûm edilir ki bu da, hoşgörüsüzlüğün işidir… Özgürlük kavramını çarpıtmaya elverişli bir ortam yaratmaktır asıl mesele. Onu sağladıktan sonra; “boyun eğilecek gücü seçme yetkisini elde etmek” olarak bile yutturulabilir özgürlük kavramı, kimi saf insanlara…

Toplumda gücü elinde bulundurmak yükselen değer haline gelince, insani değerler siner. Varsa yoksa güç; iktidar!.. Erdal Atabek Cumhuriyet’teki köşesinde bu hafta, alıştığımız iktidarların geçmişte kaldığını yazmış, okuduğu bir kitabın adından esinlenerek. Kitabın adı: “Şirketokrasi”. John Perkins’in, “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” kitabının devamı… Erdal Atabek otokrasi, aristokrasi, demokrasi gibi yönetim biçimlerinin yerini aldığını söylüyor ‘Şirketokrasi’nin… Bildiğimiz şey, ama bir de ondan dinleyelim: “Günümüzde en büyük güç, ‘Çokuluslu Şirketler’dir. Devletler, bu şirketlerin uygulama araçlarıdır, ordular onların hizmetindedir, para onların elindedir, medya onların iletişimini sağlar. Küreselleşme, bu şirketlerin bütün dünyayı kendi pazarları yapmalarının adıdır. Dünya üzerindeki en büyük temsilcisi Amerika’dır.”

Oktay Sinanoğlu ise “Küresel Kraliyetçiler” diyor onlara: “Dünyadaki birçok ülkenin parasını, kaynaklarını elinde tutarak, halkları insafsızca fakirleştiren insanlık düşmanı bir takım var. Bunlar sadece birtakım çokuluslu şirketlerle, tröstlerle sınırlı değil. Bunların gizli kuruluşları, cemiyetleri; ayrı, uydurma, garip dinleri, acayip inanışları var.”

Büyük devletlerin asıl gücünün gizlilikten geldiğini saptamış Oktay Sinanoğlu… Ve bir kuram üretmiş: ‘Küresel Kraliyetçiler’in doğal olarak bir sürü işi ve dolayısıyla birçok insana gereksinimi vardır. Aşamalı olarak gizli bir cemiyet, daha az gizli bir cemiyet ve açık görünen, ama gayesi gizli bir cemiyet kurulur. Üsttekilerin alttakileri bildiği, fakat alttakilerin üsttekileri bilmediği… Alttakiler robottur. İşler böyle yürür. Ama her şey, gizliliğin sürdürülebilmesine bağlıdır; onun bittiği yerde güç de ortadan kalkar.

…Ve Oktay Sinanoğlu’na göre aldıkları bütün önlemlere rağmen sistemin bilgileri yayılmaya, sistem çözülmeye başlamıştır. Geriye dönüşü de yoktur.

Gerçekten de “sindirme” çabaları, aydın sorumluluğunun önüne geçemiyor. Bu sorumluluğu en iyi taşıyanlardan biri de araştırmacı gazeteci, yazar Hıfzı Topuz’dur. Değerli yazarımız, 10 Kasım’da SAGÜSAD (Sakarya Güzel Sanatlar Derneği)’a gelerek bizlere Atatürk’ü ve onun önderliğinde kurulan cumhuriyetimizin kazanımlarını hatırlattı.

Peki, küresel oyunlarla bu kazanımları yitirmemek, ‘Çokuluslu Şirketler’in boyunduruğundan kurtulmak için ne yapmalıyız? Gizlilik perdesinin ortadan kaldırılmasına çalışan gazetecilerin siyasal cinayetlere kurban gittiğini hepimiz biliyoruz…

Hıfzı Topuz’un, “Bu kitabı basın, düşünce ve anlatım özgürlüğünün bedelini yaşamlarıyla ödemiş 61 gazeteciye ve özellikle Sabahattin Ali’ye, sevgili dostum Abdi İpekçi’ye, Uğur Mumcu’ya, Ahmet Taner Kışlalı’ya ithaf ediyorum.” dediği, “Özgürlüğe Kurşun” adlı son yapıtını okuyunuz. 1909’dan bu yana suikasta kurban giden gazeteciler… Taif’te Ölüm’de Mithat Paşa’yı, Başın Öne Eğilmesin’de Sabahattin Ali’yi anlatmıştı. “Hasan Fehmi’yi, Ahmet Samim’i, Silahçı Tahsin’i, İştirakçi Hilmi’yi de yazmasaydım Türkiye’de aydın kıyımının geçmişine ışık tutmamış olacaktım.” diyerek bir sorumluluğu daha yerine getiriyor. Fikrine, kalemine sağlık…

22/11/07

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir