Eski Adapazarı Evleri

22 Kasım’da, “Eski Adapazarı Evleri” konulu bir dia gösterisi izledik Sagüsad’da. Değerli hocamız Hüsnü Gürsel yaklaşık elli senelik birikimini bizlerle paylaştı. Adapazarı evlerini ellili yıllardan buyana düzenli olarak fotoğraflamış. Bu süreç içinde hızlı betonlaşma, yağma kültürü ve depremler nedeniyle büyük bir değişme yaşamış Adapazarı. Belki birçok kişi, bunu gelişme olarak görüp rahatsızlık duymamış, ama belli ki Hüsnü Hoca’ya acı vermiş. Büyük bir sorumluluk duygusuyla bu çarpık kentleşmeyi belgelemiş.

Gösteriyi izleyen Adapazarlılara, geçmişe özlemle karışık bir şok geçirtti Hoca… Evleri eski haliyle ve tüm cepheleriyle gördük önce. Sonra da yerlerine yapılan soğuk, kişiliksiz betonarme yapılarla karşılaştırma olanağı bulduk.

***

Profesör Doğan Kuban’la yapılan dört yüz sayfalık bir söyleşiyi okudum bu arada. Kitabın adı: “Bir Rönesans Adamı”. Yazarı Müjgan Yıldırım gerçekten çok iyi bir iş yapmış. Ne mutlu ona! Bir solukta okuyup bitirdim. Tabii, dönüp dönüp okunacak bir kitap.

Doğan Kuban, İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde binlerce öğrenci yetiştirmiş, onlara bütün çağların mimari tarihini anlatmış ünlü bir hoca… Ömrünü sanat tarihi, kent tarihi, tarih ve bir de bunların korunmasıyla geçiren bir öğrenme ve öğretme tutkunu. İslam mimarisi tarihini uzun yıllar, dünyanın en zengin kütüphanelerinde incelemiş… Dünyanın birçok ülkesinde dersler, konferanslar vermiş… Bunların yanında, proje mimarı, yarışma mimarı, restoratör, jüri olarak bütün yaşamı boyunca mimar kalmış.

Mimarlığı sevdiğini söylüyor, çünkü ona göre, fiziksel çevre ve onun içindeki yaşamla bu denli iç içe başka meslek yok!

Peki, ne diyor Doğan Kuban:

“Sevdiğin için babandan kalan bir halıyı koruyorsun, baba evini korumaya çalışıyorsun… Herkes sahip çıktığı için Süleymaniye Camii’ni koruyoruz; çünkü tarihi, hikâyesi, mitolojisiyle hepimizin ortak olarak sahiplendiği bir şey. Biz insanlık serüvenine müzikle, edebiyatla, sanatla, mimariyle katılıyoruz. Yüzlerce yıl geçiyor Cervantes’i, Platon’u, Yunus Emre’yi okuyoruz. Kültürü tamamlayan, hayatımızı zenginleştiren, işte bu süreklilikler.

Sanayi gelişmeden önce insanlar hep birbirine benzer şeyler yapıyorlardı… Anadolu’daki ev dört yüz, beş yüz sene aynı tipolojisini sürdürüyor. Hatta duvar tekniği milattan önce 4 bin senesinden beri aynı. Adam hala kerpiç ev yapıyor. Hititler de yapıyormuş. Yapılar çok az değiştiği için insanlar o değişimin farkına varmıyor. Ama birdenbire, ‘hayat’lı ahşap ev ya da kerpiç evin yanına betonarme, beş katlı bir apartman geldiği zaman, hiç bilmediğin bir olguyla karşılaşıyorsun. O zaman insan, ‘süreklilik olsun, kendimi emniyette hissedeyim’ diyebiliyor. İnsanın eskiden de yaratıcı olduğuna, güzeli her zaman yarattığına inanırsan, o zaman geçmişe sahip çıkma arzusu artar. Koruma felsefesinin temeli bu. Ancak sanayileşme ile birlikte ortaya çıkan sürekli gelişme ve yenilik isteği, koruma isteğinden daha güçlü. Kaldı ki bunda para kazanma motivasyonu da var. Biz çok hızlı değişmek zorunda kaldığımız için koruyamadık. Bir de nüfus faktörü var tabii. 1933’te 15 milyonduk, bugün olduk 75 milyon!

Zengin kentlerin çoğu geçmişlerini yok ettiler. Belediyelerin korumayla ilgisi yok. Belirli bir kültüre ve koruma bilincine sahip olmaları gerek.

İnsanlar, meydana gelişini kolaylıkla kafalarında canlandıramadıkları bir şey karşısında, kendilerini ezik hissederler. Anlamakta zorluk çektikleri teknikler, büyük boyutlar… Ama iki katlı, tek katlı bir evi üst üste koyup çatısını yapar, içine girer oturursun. En cahil adam bile nasıl yapıldığını anlar. Sekiz katlı apartman ya da gökdelen öyle değil. Onu algılamak daha zor. Eziyor duygusu, kuramadığın ilişkiden kaynaklanıyor. Bir tür yabancılaşma…”

“Her şeyin, hiçbir düzenlemeye, yasaya, kurala uymadan, sadece para kazanmak için yapıldığını ve estetik kaygının da bazen sıfıra indiğini gördüğüm zaman rahatsız oluyorum tabii. Güçlü bir sömürü mekanizması çalışıyor, Türkiye’nin neresine gidersen git…

Anıtları ayakta tutuyoruz, ama konutları tükettik!”

Evet, bunları söylüyor bu değerli bilim adamı. Bir Cumhuriyet aydını olarak, bizim Hüsnü Hocamızla aynı kaygıları paylaşıyor. Biraz düşünelim; o ‘süreklilik’ ve güven duygusunu yitirmenin fiziksel, psikolojik ve toplumsal faturasını nasıl ödüyoruz, ödeyeceğiz? Biz de kafa yoralım ne olur, bunlara! ‘Nostalji’ diyerek ve biraz da küçümseyerek geçiştirdiğimiz, ama aslında bizi biz yapan değerlerimize.

Görev duygusuyla üretmeyi ve paylaşmayı sürdüren 80’lik çınarlara saygıyla…

13/12/2007

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir