Kurban Bayramı’nın ilk günü, il genelindeki hastanelere saat 10.45’e kadar 17 kişinin müracaat ettiği bildirilmiş.
Kurbanlık danasını kesim yerine götürürken hayvanın boynuz darbesiyle yaralanan hemşerimiz şöyle demiş: “Aniden huysuzlaştı! Sakinleştirmeye çalışırken boynuz atarak beni kulağımdan yaraladı. Hayvanı kesemeden soluğu hastanede aldık.” Büyük olasılıkla gülerek söylemiştir…
Bizim yufka yürekli insanımız, iple bağlı hayvana kızamaz. Değil mi ki o kurbanlıktır, bir anlık taşkınlığını hoş görüverir. Önemsemez. Zaten kurban kazaları senenin sadece bir günü başımıza gelir; kurban bayramlarının ilk günüdür bu… Sonra da unutulur gider. Bu yüzdendir ki “ev kazaları” denen genel bir başlık altında bile anılmaz.
Hayvancağıza gelince… Başına gelecekleri sezer sezmesine, ama ne yapsın, ancak tepinerek ya da teperek tepkisini gösterebilir. Hâlbuki azıcık aklı olsa, artık şu acemi kasap felaketine karşı önlemini alacaktır… Ülkemizde kurbanlık evcil hayvanın kanayan yarasıdır bu!
Trafik kazalarıysa ülkemiz insanının kanayan yarasıdır. Bayram tatili gelince daha da artar. “Trafik canavarı fazla mesai yaptı!” gibi başlıklar atarız. Kurbanlık koyun gibi çaresiz sanırız kendimizi.
Türk erkeğinin göbeği, arabasıyla birlikte kesilmiştir sanki… Onunla şaşılası bir uyum içinde yaşamını sürdürür. Öylesine atak ve korkusuzdur ki… Kaldırımda yürürken bile daha sakınarak atar adımını…
Bu bayram da geçtiğimiz yollar kaza kurbanlarıyla doluydu. Şaşmamak gerek… Kendi şeridimizde Boğaz Köprüsünden geçerken adamın biri, ticari minibüsüyle birden önümüze atlayıverdi. Acemi birine rastlasa oracıkta kaza olacaktı; üstelik zincirleme kaza… Ama hızlı şoför kendi ustalığına verdi ve o yoğun trafikte şeritten şeride slalom yapa yapa gitti.
Bizler bilimselliği önemsemeyen insanlarız. İstatistiklerle her gün ortaya konan gerçekleri bile göremiyoruz. Kazaların önlenebilirliğini, doğal felaketlerden önemli ölçüde korunabileceğimizi kabul etmiyoruz. İki binli yılların Türkiye’sindeyiz. Aldığımız eğitim ve öğrenimin sorumluluğunu taşısaydık, bu zamana kadar her konuda sebep-sonuç ilişkisini kurabilecek duruma gelmiş olurduk. Ama biz hâlâ, her şeyi kadere bağlıyor; bunlardan paçayı kurtarmayı biraz şans, biraz da refleks işi sanıyoruz. Üstelik rütbe aldıkça daha bir gözü kara oluyoruz.
Biliriz, yaz ayları boyunca özellikle Karadeniz kıyılarında, göstermelik önlemlerin yeterince önleyemediği boğulma olayları sıkça yaşanır. Bunlardan birine birkaç yıl önce Seyrek’te çok yakından tanık olmuştum. Ambulans geldiğinde her şey bitmişti… O zavallı gencin kıyıya ulaşmak için verdiği yaşama savaşını unutabilir miyim? Kıyıda baş aşağı silkelenişini… İlkyardım donanımından yoksun kalabalığın onu istemeden hırpalayışını…
Oysa disiplin ve iyi bir organizasyon her zaman meyvelerini verir. Bunun en güzel örneklerinden biri, dört yıldan beri Kandıra sahillerinde yaşanıyor. Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin organize ettiği, AKUT Kocaeli Ekibinin destek verdiği, İtfaiye Daire Başkanlığı ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin gönüllü olarak katıldığı bir proje bu…
Bu projeyle, Kandıra’nın Bağırganlı, Seyrek, Cebeci ve Kumcağız sahillerini kapsayan bölgede bir “Hayat Kurtarma Timi” oluşturuldu. Ekip, sezon sonuna kadar her cumartesi-pazar, karadan gözetleme kuleleri ve ATV’ler, denizden de Zodyak botlarla bölgeyi denetliyor. Dört yılın sonunda boğulmaktan kurtarılan insan sayısı, orta büyüklükte iki köyün ortalama nüfusuna denk: 435 kişi! Bu da projenin önemini kavramaya yeter, değil mi?
Kaza ve doğal afetler sonucu ölüm, yaralanma ve sakatlıkları en aza indirmek elimizde. Yapılması gerekenleri yeniden keşfetmeye gerek yok, hepsi aşağı yukarı belli… Ancak doğal olmayan engeller var. Onlar da iyi ve doğru insanların güçlerini bir araya getirmesiyle aşılacak şeyler…
Konunun çok ihmal ettiğimiz, ama çok önemli bir yönü de ilkyardım eğitimi… İyi bir organizasyonla kısa zamanda yaygınlaştırılabilir. Haftaya bu konu üzerinde durmak istiyorum.
27/12/2007
Bizim Sakarya Gazetesi