“O, Topraktan Öğrenip Kitapsız Bilendir”

Sağlıklı yaşama hakkının elinden alınmak istenmesi insanda doğal bir tepki yaratıyor. Zaten yaratmıyorsa ya niyeti bozuktur ya da algılamasında bir sorun var demektir. Çanakkaleliler de Kaz Dağları’nın havasını, suyunu, yörede binlerce insanın geçimini sağlayan verimli topraklarını tehdit eden, ‘siyanürlü altın’a karşı savaşmak zorunda bırakıldılar. 19 Ocak Cumartesi günü yine alanlarda el ele verip, “Sağlıklı bir çevrede yaşama haklarını korumak için; Kaz Dağları’na ve Madra Dağı’na dokunulmaması ve gelecek kuşaklara miras bırakılması için hep birlikte mücadele” çağrısı yapacaklar.

Anlı şanlı uluslararası şirketler, çevreye zarar vermeden sondaj yapıyoruz diyerek ormanı şimdiden delik deşik ediyor, ağaçları kesip yol açıyorlar. Yöre halkı direnmeyi bırakırsa bu şirketlerin siyanürle altın çıkarmalarına izin verilecek.

Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Emrullah Güney, siyanürle altın çıkarma işlemlerinin yarattığı kirlenmeye “Türkiye’de Çevre Sorunları” adlı kitabında geniş bir yer vermiş. Kirlenme, en basit anlatımıyla:

  • Madenin işletilmesi sırasında doğacak gürültü, anksiyeteye (sinirlilik hali)
  • Toz kirliliği, solunum yolu hastalıklarına,
  • Toz içinde bulunan metal iyonlar başta akciğer kanseri olmak üzere kansere; anneden bebeğe geçerek düşük ağırlıklı ya da sakat doğumlara,
  • Siyanür kullanımına bağlı olarak guatr görülme sıklığında artışa,
  • Anemi ve kalp hastalıklarına yol açacak.

Rahat rahat altın aramalarının önündeki engellerden biri de oradaki kültür mirasıydı. Direnişi kırmak için çeşitli yollar deneyeceklerini biliyorduk da bu kadarına pes! Neymiş biliyor musunuz? Meğer Truva Çanakkale’de değil, Çukurova’daymış! Duyduk duymadık demeyin; Homeros da İzmirli değil, Adanalı imiş! Raoul Schrott adlı bir Alman yazarın, bir İlyada Destanı çevirisi olan “Homer’in Vatanı” adlı kitabının önsözünde yer alıyormuş bu saçma iddialar. Henüz piyasaya çıkmamış kitap. Ama Almanya’nın ciddi gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung’da bir tanıtım yazısı çıkmış. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Truva Kazı Heyeti Başkan Yardımcısı Arkeolog Dr. Rüstem Aslan yazıyı okumuş ve hayretler içinde kalmış. Yazarı tanıdığını ve ona 2005 yılında bir gün, kazı alanını gezdirerek bilgi verdiğini anlatıyor. Schrott’un verdiği yanlış bilgilerle sansasyon yaratmak istemiş olabileceğini söylüyor.

1998 yılından beri Dünya Miras Listesinde yer alan Truva’nın yerini değiştirmek gibi bir kurnazlık, şeytanın aklına gelmez!

Aklı başında her insana, neden o bölgede altın aranmasına izin verilemeyeceğini on dakika içinde anlatabilirsiniz. Hiç bilmeyen birine bile sadece oraya özgü bitki türleri bakımından çok zengin oluşundan başlayarak, çevre açısından pek çok göz kamaştırıcı üstünlüğünü sayar; Truva Efsanesi’nden, ‘Bin Pınarlı İda’dan söz ederseniz sizi hemen anlayacaktır.

Avrupa Birliği kapısında beklerken her denileni, bize uygunluğunu tartışmadan yerine getiriyorlar. Hiç bekletmiyor, hiç üzmüyorlar o adamları. O adamlar da böyle kitaplar yazdırıp alay ediyorlar bizimle. “Uğraşacak yeni bir konu size, alın oyalanın! Nasıl olsa hükümetinize kabul ettirdik…” diyorlardır.

Sigara sağlığa zararlıdır; ABD’de yasaklandı, AB’de yasaklandı, öyleyse Türkiye’de de yasaklansın… Hop! Hemen yerine getiriyorlar. Peki, devletimiz GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar)’lu tarımdan tutun, kanserojen maddeler içeren her türlü gıdaya, ekonomimizi her geçen gün daha fazla dışa bağımlı kılan yüzlerce çeşit gereksiz tüketim maddesine neden “Hayır!” diyemiyor? Termik santraller, çimento fabrikaları gibi atmosfere yirmi dört saat zehirli gazlar salan sanayi tesislerini yerleşim alanlarının kenarına inşa etme projelerinden niçin geri adım atamıyor?

Bu kadar dışa bağımlı bir ekonomide işlerin iyi gitmesi mümkün mü? Borç gırtlaktayken daha fazla tüketiyor olmak gerçek bir iyiye gidişi gösterir mi? Halkın büyük çoğunluğu geçim sıkıntısı çekerken gerçeği ne kadar saklayabilirsiniz? Büyük çoğunluk hesabını kitabını bilse de belli bir kesim doymak bilmez bir iştahla tüketmeye, bazı hesaplar da karanlıkta kalmaya devam edecek gibi görünüyor. Gösteriş bol, ama tıpkı gıda ürünlerimizin çoğu gibi hormonlu!

Halkın inançlarıyla laikliği çakıştırıp yolunda giden trene makas değiştirttiniz. Başörtüsü meselesiyle oyalamak ‘iyi buluş’tu doğrusu! Ama nereye kadar? Eline gösterişli oyuncaklar, ağzına da çiğnene çiğnene sakız olmuş laflar vererek oyalamak, halkı küçümsemek değil midir? Nazım Hikmet’in,

“O, topraktan öğrenip kitapsız bilendir” diye dosdoğru tanımladığı Türk köylüsü bir gün anlar küçümsendiğini:  

“Fakat bir kere bir dert anlayan düşmeyegörsün önlerine
ve bir kere vakit erişip : ‘—Gayri yeter!..’ demesinler…”

İşte o zaman, bırakır mı insafınıza, Kaz Dağları’nı?

17/01/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir