Dünya Kadınlar Günü

 

İki gün sonra 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Bu hafta boyunca etkinlikler düzenleniyor bütün dünyada. Bizde de tabii… Bir şeyler yazmalı mı yazmamalı mı derken; tamamen yapay sorunlar üretip ülkenin gündemini, kadının özgürleşmesi adı altında türban takıntısına kilitleyenlere kızgınlığım depreşti. Cumhuriyetimizin, tüm ulusu çağdaş hukukun, bilimin ışığına kavuşturan, özellikle kadını toplum yaşamında var eden kazanımlarını anımsayarak bugünkü durumumuza esef ettim. İçim sızladı.

Sonra, Köy Enstitülü Öğretmen Benisa (Huriye Saraç) düştü aklıma… Bembeyaz, dalgalı saçlı, karakaşlı, dost bakışlı Benisa… Birbirinin devamı olan ilk iki romanı da kişiliği de öyle etkileyiciydi ki onu unutmak mümkün değildi zaten… Şu aralar yine kendisiyle yazışıyoruz. Öz yaşam öyküsünün üçüncü kitabı da basılmış. Ne kadar sevindirici!

Yaşam onu, yavrusuyla birlikte oradan oraya sürüklemiş. Otuz beş yaşındayken çok sevdiği mesleğinden malulen emekli olup yurtdışına gitmiş. Yabancı ülkelerde çalışmış uzun yıllar… Sonra yurda dönmüş, yetmişinden sonra da oturup yaşamını romanlaştırmış… Onunla söyleşi yapmıştım, hatırlarsanız.

***

Onun acıklı öyküsü daha baba evindeyken üvey anadan yediği dayaklar; horlandığı, insan yerine konmadığı, aç bırakıldığı günlerle başlıyor.

Sonra, babasının ileri görüşlülüğü sayesinde Çifteler Köy Enstitüsü’ne verilişi… Ama yatılı okul bile kurtuluşu olmuyor Benisa’nın. Zalim üvey anneyi hiçbir şey yatıştırmıyor, kurnazlığıyla babayı da zehirliyor. Okulu bitirip öğretmen çıkıyor, yakın bir köye atanıyor… Bu sefer de parasına el koyduruyorlar, yokluk çektiriyorlar ona…

Birincinin devamı olan “Sevgiyle Işır Yaşamak” adlı ikinci kitapta o zalim kadın yok. Ama öyle bulaşmış kızcağızın yaşamına ve öyle bulandırmış ki; öykünün sonrası da onun alçakça oyunuyla sürüklendiği akıl almaz cefalar, haksızlıklar, düş kırıklıklarıyla dolu. Okuyor, izliyor, şaşıyorsunuz… Akla hayale sığmayan eziyetlere katlanabilmesi de hayatta kalabilmesi de mucize! Sabrını, direncini nasıl ve neden o kadar zorlamış olabilir?

İnsan ruhunun, bedeninin dayanma gücünü kendi üzerinde sınayıp bu romanları yazmak için sanki…

Ama bir yandan da yoksul köy yaşamının zengin ayrıntılarını, en güzel doğa betimlemelerini, imeceyi; köy dilindeki deyiş güzelliğini, çeşitliliğini gönlünüze sindiriyorsunuz okurken. Yüreklere sığmayan sevincin; yürek dağlayan acının, kederin, koyu çaresizliğin gelgitlerinde bitkin düşüyorsunuz.

***

Benisa köy öğretmeni olarak atanıp genç ruhunda mutlu bir yaşam umudu yeşerirken tam, kara bulutlar çöker yeniden üstüne. Üvey ananın oyunuyla kaçırılır; on sekiz yaşında, çevre köylerin en gösterişli evinde, Ağa’nın evinde gözlerini açar. Çoban Ağa’nın üçüncü karısı olarak bulur kendini. Üç kamyon buğdaya satmıştır üvey anası onu. “… Güneş aydınlığını benim için kısmıştı sanki. Her şeyi unutmalıydım… Kalkıp giyinmek, okuluma gitmek istiyordum. Burkulup kaldım sessizce. Ben yaşamıyordum!”

Ağa’nın evinden kaçmak kurtuluş değildir ki… Mesleğine sürülmüş bir kara lekedir nikâhsız evlilik. Kaba, zalim, vicdansız Ağa’nın adamları vardır her yerde… Sahte şikâyet dilekçeleriyle büsbütün lekelenir, yüreği vatana hizmet aşkıyla dolu, çalışkan, güzel mi güzel, gencecik öğretmenin sicili. Defalarca başvurur, umutlanır; hepsinde de geri çevrilir: “Dosyanız incelenmiş, mesleğinize yeniden alınmanız bakanlığımızca uygun görülmemiştir.”

Ağabeyi tarafından yeniden evlendirilir istemediği biriyle. Hasta ruhlu, takıntılı, işe yaramazın tekidir ikinci koca. Define bulacak, birden zengin olacaktır. Yatıp kalkıp bunu düşünür. Oysa radyo tamircisidir; doğru dürüst çalışsa kazanacak, evini geçindirecektir.  Çocukları olur. “Bak babası, minicik, ne güzel bir şey!” diye beşikten alıp yanına koyar Benisa. “Al çocuğunu! Bu ne bu! Kedinin köpeğin doğurduğu bile bundan büyüktür!” İşte, yanıtı budur kocanın!

Yavrusunu beslemek için dikiş diker, örgü örer, çırpınıp durur. Hizmetçilik bile yapar… Yaşamını “çöplerle dolmuş bir meydan” gibi kabul etmeli ve o çöplerden ayıklamalıdır. Yazgısına direnmelidir. Kocasını bırakır, ağabeyinin yanına döner. İyi insanlarla tanışır orada. Yardımsever kadınlardır; ona iş bulacaklardır. Öğretmenliği, devlet memuriyeti engellense de başka bir işe girip çalışabilecektir. Ama onun yüreği öğretmenlikten yana atmaktadır. “Ben öğretmendim, ben adanmıştım. Vazgeçemezdim. Tonguç Baba’nın yüzüne, bizleri yetiştirenlerin gözlerinin içine bakamazdım. Dahası, kendi gözlerimin içine bakamazdım! Utanırdım yaşamaktan…”

Ankara’ya gidip anlatacaktır derdini… Yol parasını denkleştirebilmek için, bir zamanlar ablasıyla birlikte dokudukları için çok sevdiği seccadeyi rehin bırakacaktır.

Başından geçenler inanılmaz şeylerdir, ama anlatmak zorundadır işte. Bakanlıktaki o iyi yürekli memur onu sabırla dinler; sonra da yaşamına tertemiz bir sayfa armağan eder. Gözyaşlarıyla sevinç birbirine karışır… Aradan geçen dört yılın ardından, gün aydınlanır.

Cumhuriyet Bayramı’nda, yavrusunu bağrına basıp görev yerine doğru yola çıkar Benisa:

“Atlar nallarını şakırdata şakırdata gidiyordu. Trampet sesleri inceldi, uzadı, güneşli göğe doğru kayboldu. Atların başlarına bağlanan küçük bayrakların sallanışları, benim zaferimin işaretiydi sanki. Bugün Cumhuriyet Bayramı! Bundan sonra daha içten duyarak kutlayacaktım bayramımı…”

06/03/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir