Eğitim bilimcisi Dr. İkram Çınar, kavramların önemini ne güzel açıklıyor şu sözleriyle:“İlköğretimle bireyde kavramlar oluşturulur. Kavramlarla, bireyin entelektüel ve akademik temelleri atılır. Birey, yaşamı boyunca oluşturduğu ve içlerini doldurduğu bu kavramlar aracılığıyla düşünür, araştırır, öğrenir. Kavramlar olmasaydı dış dünyadaki her olayı teker teker öğrenmek ve hatırlamak zorunda kalırdık. Örneğin, ‘ağaç’la ilgili bilgi vermek için şimdiye kadar görülen her ağacı hatırlayıp teker teker onların özelliklerini saymak gerekirdi. Kavramlar, bireyin son derece karmaşık ve ayrıntılı algısal yaşantısını özetler, soyutlaştırır ve böylece insanoğlunun bilim, teknoloji, kültür, sanat ve edebiyatı geliştirmesini sağlar. Burada anlatılmak istenen elbette ezberlenmiş, mutlak doğruluğuna inanılmış bilgi ve kavramlar değil, bilimsel bilgiyle oluşturulmuş, değişimlerin etkisiyle değişebilen, akla dayalı bilgi ve kavramlardır. İlköğretimin başarısı bununla ölçülebilir.”
***
İlköğretim çağında kavramları oturtamamış yetişkinleri düşünmekten soğutmak, kurnazca düşünülmüş, allanıp pullanmış, hatta marka olmuş eğlencelik öğretilere yönlendirip oyalamak çok kolaydır. Bunun çeşitli yolları vardır ve toplumu iyi analiz edenler, elde ettikleri sonuçları iyiye ya da kötüye kullanabilirler.
İkinci yol seçilirse, toplumlar en gelişmiş yöntemlerle gelenek ve göreneklerine yabancılaştırılır önce. İşe, çocukları için her şeyi yapmaya hazır ana babalardan başlanır:
Sunay Akın son televizyon programında bir grup oyuncak gösterdi; geleneksel giysileriyle kırsal kesim insanımızı temsil eden güzel örneklerdi. Çarpıcı olan ise ‘Barbi bebek’ler ithal edilmeye başlandıktan sonra bunların üretimine son verilmesiydi. Müthiş bir beyin yıkamayla piyasaya giren Barbi bebeğin alternatifi de Arap işi ‘tesettürlü bebek’ olacaktı tabii… Ve arkasından tesettürlü bebek resimleriyle süslenmiş okul çantaları üretilecek ve bazıları da bunlara özendirilecekti. Oysa ülkemizde bir tek Nasrettin Hoca oyuncağı yapılmamıştı şimdiye kadar. Bunu söylerken acı çekiyordu Sunay Akın. Bir oyuncak müzesi kurmuş olan aydınımız, ülkesi adına utanç duyuyordu.
Ortak kültürümüz işte böyle kolayca bölünecekti Doğu’yla Batı arasında. Üstelik daha ana kucağında! Tüketim kültürüyle atbaşı giden yabancılaşma, kendi kültürüne, kendine değil de yabancıya inanma eğilimi yaratacaktı.
Kendi dilinin kavramlarına yabancılaşmak ise en acısıydı. Kavramların, bilerek ‘kavranamaz’laştırıldığı bir ortam yaratılacaktı. İnsanı ilköğretim düzeyinin bile altına düşüren bir olguydu bu.
Örneğin, altında yatan samimiyetsizlik açıkça görülürken “Samimiyyet” diye durmadan vurgulanacaktı meydanlarda… Ve böylece bu kavramın içi boşalacaktı.
Birlik beraberlik için çalışıyoruz diye bas bas bağıracaklardı. Öte yandan görülmemiş bir hızla karşı karşıya getirilecekti toplumun bireyleri. Israrla övündükleri şeylerin tam tersini yapacak; anlamaz, kavramaz hale getirdikleri insanlara yutturacaklardı.
Dört koldan kafaları karıştıracaklardı ki küreselleşme dedikleri bu gemi yürüsün… Kar mevsiminde kardan, soğuktan; yağmur mevsiminde yağmurdan, yazın sıcaktan korkutulacaktık. Abartılı bir tonlamayla sunulmalıydı hava durumu! Ve amaç, alıştığımız hava olayları konusunda önceden bilgilendirilmemiz olmamalıydı. O sırada kim bilir hangi kavram tanınmaz hale getirilirken biz, felaket haberleriyle oyalanmalıydık.
“Tehlikenin farkında mısınız?” uyarıları işe yaramadı o yüzden. Tehlike kavramının da el çabukluğuyla içi boşaltılmıştı çünkü.
27/03/2008
Bizim Sakarya Gazetesi