Avustralya’da yaşayan dostlarımızın, özellikle oraya ilk gittikleri günlerin acemilikleriyle ilgili öykülerini, uzun aralıklarla bir araya geldiğimizde anlattırır, çok güleriz.
Örneğin, bir pazar günü çoluk çocuk, arkadaşlarıyla birlikte pikniğe giderlerken polis tarafından “yakalanıp” yaka paça karakola götürülüşünü anlattırırız dostumuza:
O bir banka soygunu zanlısıdır artık ve aynı durumdaki sekiz kişiden biridir. Hepsi tanıklarla yüzleştirilmek üzere yan yana dizilmiş beklemektedir. Birbirlerini süzerler yan gözle ve kardeş gibi benzediklerini görüp irkilirler. Hepsi de esmer, iriyarı ve yabancıdırlar…
Güzel bir tatil gününe başlarken olacak iş midir? Polisin eline düş, masum olduğunu kanıtlamaya çalış durup dururken… Aşağılan, itilip kakıl!
Sonunda paçayı kurtarır, ama o gün zehir olmuştur bir kere.
İçindeyken kaygı, korku veren bu gibi olaylar, aradan zaman geçip de artık bir tehdit oluşturmaktan çıkınca, sanki kılık değiştirir insanın gözünde. Hele de biraz mizaha yatkınlığı varsa anlatanın, kırıp geçirir herkesi. Aynı olay dönüp dönüp anlatılsa da her seferinde gülünür. Hatta yinelendikçe daha bir tatlanır. Askerlik anıları da öyle değil midir?
Oysa koca koca adamlar, askeri bölgeyi ayıran sınırın ötesine özlemle bakmışlardır hep… Geçen otomobillere ya da trene! Düzen, disiplin sıkmıştır onları. Hepsi birbirine benziyor sandıkları günler geçsin istemişler, iple çekmişlerdir terhis olacakları günü. Şafak saymışlardır…
Yaşamının bir döneminde herkesin başından geçebilecek şeylerden, azıcık zorlanacağız diye, sakınırız. Çok kısa bir süre sonra bambaşka işlere dalıp bunları tamamen unutacağımızı bile bile büyütürüz… “Böyle şeyler de hep beni bulur zaten” diyerek genelleştiririz. Deneyimlerimizi hor görürüz de, aynı boş hayalin peşinde topluca sürüklendiğimizi hiç görmeyiz.
Çünkü bize, illa pürüzsüz bir yaşam beklentisi telkin edilir. Sonsuz huzur, mutlak güvenlik, anında keyif, anında eğlence… Fiyakalı sloganlar bir de: “Anı Yaşa- Carpe Diem”, “Yap Gitsin Ya!-Just Do It!”, vb.
“İnsanların mutsuzluklarını aşmak için bu tür yapay mutluluk enjeksiyonlarını arzu ettiklerini görüyoruz. Ki bu, mutsuzluğu derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. (Yankı Yazgan)”
Son zamanlarda yapılan çalışmalar, mutluluk duygusunun yeni bir özelliğini ortaya çıkartmış. Mutluluk, içindeyken değil de sonradan, geriye bakıldığında daha güçlü duyumsanıyormuş.
Demek ki hayatta biraz cefa da lazım. Uğraşıp didinmek, yorulmak… Bunları hayatın tadı tuzu saymak lazım…
15/05/2008
Bizim Sakarya Gazetesi