Bundan 60 yıl önce 10 Şubat 1947’de Markopaşa’nın 10. sayısında Sabahattin Ali şunları yazıyordu:
“…Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Bir karış toprağımıza, bir tek vatandaşımıza bile göz dikilmesin. İster orduya dayanarak, ister bankaya dayanarak, İster dost görünerek, ister düşman görünerek, bu topraklarda kendi çıkarlarına yerleşmeğe uğraşanlara yüz verilmesin. Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölesi gibi peşinden giderek değil, bu milletin selameti için en iyiyi sağlayacak yolları bağımsız olarak seçmek şeklinde kendini göstersin…”
O günlerde ABD Başkanı Truman Türkiye’ye yardım tasarısını hazırlıyordu. Marshall yardımı adı altında Türkiye’nin bağımsızlığını yavaş yavaş yok edecek planın tanıtımı yapılıyor, yer yerinden oynuyor, sokaklarda el ilanları dağıtılıyordu. Malum, televizyon yoktu o zaman!
22. sayıda da (19 Mayıs 1947) şunları yazdı Sabahattin Ali:
“Amerikan yardımı hakkında şimdiye kadar duyduklarınızdan ve okuduklarınızdan bir şey anlayabildiniz mi? Ben kendi hesabıma işin içinden hâlâ çıkamadım. Bu yardımın yüz milyon mu, yüz elli milyon mu, askeri mi, iktisadi mi, karşılıklı mı, karşılıksız mı, borç mu, hediye mi, velhasıl memleket için iyi mi yoksa fena mı olduğunu kime sordumsa kesin bir cevap veremedi.
Çünkü yasaktır. Ama öyle resmi yasaklardan değil. Şu nereden geldiğini bilmediğimiz, Hürriyet ve Demokrasi maskesi altında elimizi kolumuzu bağlayan, dilimizi kurutan yasaklardandır. Amerikan yardımının asaleti hakkında şüpheye mi düşüyorsunuz? Vatan hainisiniz! Bu yardımın asıl dertlerimize çare bulmadığını, omzumuzdaki yükü azaltmadığını mı söylüyorsunuz? Bolşeviksiniz. Bu damgaları alnınıza vururken ortaya attığınız fikri münakaşaya bile yanaşmıyorlar. Birkaç yüz kişilik bir kafileye bir miktar ‘milli heyecan’ aşılandı mı, siz sokak ortasında yırtılan gazeteleriniz ve memleket kaygısından başka suçu olmayan fikirlerinizle baş başa kalıyorsunuz.
(…) Yardım etrafında bir sürü alkış ve minnettarlık avazeleri yahut da birbirinden kötü ve manasız birkaç beylik yazı ile Türk milletini kandırdık mı sanıyorlar? Öyle sanıyorlarsa aldanıyorlar. Çünkü ‘Verelim mi, vermeyelim mi?’ diye aylarca düşünmek, konuşmak nasıl Amerikan milletinin hakkı ise, ‘Alalım mı, almayalım mı?’ diye düşünmek ve konuşmak da Türk milletinin hakkıdır.” (Başın Öne Eğilmesin /Hıfzı Topuz-Remzi Kitabevi)
Markopaşa, hiçbir günlük gazetenin ulaşamadığı tiraja erişmişti, ama bu 22. sayı, onun son sayısı oldu. Çünkü kapatıldı. 19. sayıda çıkan bir şiir bahane edilerek ve “olsa olsa” şu dizeden nem kapılarak: “Eyi teşhise çalış, kargadır önder dediğin”…
Bu 22 sayıda dört yayın müdürü, on bir matbaa değiştirmek zorunda kaldı Markopaşa… On defa mahkemeye verildi… Üç yazarı, çeşitli sürelerle mahkûm edildi, kelepçelerle sokakta teşhir edildi.
Günümüzden tam 100 yıl öncesine gidelim. 24 Temmuz 1908, II. Meşrutiyet’in ilan edildiği gün, Türkiye’de ilk basın özgürlüğü eyleminin de tarihi. O gün, gazeteciler aldıkları ortak kararla sansür memurlarını gazetelere sokmadılar. O gün, II. Abdülhamit’in otuz yıllık hükümdarlığı döneminde sıkı sıkıya uyguladığı sansür bitti. Küçücük bir örnek: Yazıda “tahtakurusu” yasaktı, çünkü yanlışlıkla “tahtı kurusun” diye okunabilirdi…
O gün sansür devri kapandı belki, ama gazetecilere baskılar bitmedi. 1909’da Hasan Fehmi’nin öldürülüşünden bu yana geçen 99 yılda, Sabahattin Ali ve birçok değerli gazeteci özgür düşüncenin baskı altında tutulmasına karşı hep mücadele etmek zorunda kaldılar. Değerli gazeteci-yazar Hıfzı Topuz bugün 85 yaşında, ama son yıllarda peş peşe yayımlanan romanlarıyla basın tarihimize ışık tutmayı sürdürüyor. Düşünce ve basın özgürlüğünü savunmanın bedelini yaşamlarıyla ödemiş 61 gazeteciden beşini ‘Özgürlüğe Kurşun’da ele aldı. Sabahattin Ali’nin trajik öyküsünü ise ‘Başın Öne Eğilmesin’de okuyabilirsiniz. Bir de koskoca “Türk Basın Tarihi” adlı eseri var, 2003’te yayımlanan.
Cumhuriyet’in ilanından sonra, 24 Temmuz günü “Basın Bayramı” kabul edildi.
Kutlu olsun!
Bin yıllardır yaşadığımız bu topraklarda kuşkunun, korkunun artık barınamayacağı, bilgi çağına yaraşır aydınlık günlere kadar gerçek aydınların zorlu yolculuğu sürecek… Olsun! Bu ülkede kimler yetişti, daha kimler yetişecek…
24/07/2008
Bizim Sakarya Gazetesi