Nebahat Öğretmen

Nebahat Kır

Nebahat Kır

Nebahat Kır, Adapazarı Kız Meslek Lisesinde resim öğretmenliği sırasında, masa tenisi milli hakemliği ve voleybol hakemliği yapmış. 1981 yılı 24 Kasımında, Öğretmenler Günü dolayısıyla yapılan törende, başarılı çalışmaları ve kıdemi esas alınarak “Yılın Öğretmeni” seçilmiş. Sakarya Yardıma Muhtaç Çocukları Koruma Derneği Başkanı. İki kızı var. Büyük kızı S.Ü. İngilizce Öğretmenliğini, küçük kızı ise Hacettepe Ü. Güzel Sanatlar F. Cam ve Seramik Bölümünü bitirmiş.

“─ Ben ‘mutluluk’um. Evet, sizler beni çok az tanırsınız… Tanımış ve tatmış olduğunuzu söylemenize karşın, ben pek az kimseye gelirim. Ben hiçbir zaman, bir tek kişiye gelmem; çünkü ben, ancak topluluk içinde yeşeren bir bitkiyim… Bir kimseye ancak, o kimsenin çevresindekileri de içine alarak ve onlarla birlikte, onların tümüne gelebilirim. Beni, kendi çevresinden ayırıp sadece kendisine mal etmek isteyen herkesten kaçarım; o kimse bana sahip olduğunu sansa bile, bir süre sonra ellerinin içinden benim uçmuş olduğumu anlar ve mutsuzluğun yakıcı ateşi ile tanışır; Beni tekrar elde etmeye çalışsa da ben artık ona dönmem. Ben ancak etrafındakilerin mutluluğu içinde beni aramaya kalkanlara kendimi belli ederim. Beni bulduğunuzda sevgiyi de bulacaksınız…” Dr. Kriton Dinçmen (Kavramların Dansı)

Mutluluk, kendini böyle tanımlıyordu işte! Ve nasıl da örtüşüyordu Nebahat Öğretmen’in yaşamıyla… O, seksen yaşında olduğunu gururla söylüyordu.

AKM’de o akşam, yağlıboya resim sergisinin açılışı öncesinde tatlı bir telaş vardı. Dernek arkadaşları ortada dört dönüyorlardı. Serginin düzenlenmesi işini üstlenmiş, ayrıca özenle pişirdikleri kekler, tatlı tuzlu kurabiyelerle de güzel bir masa hazırlamışlardı. Çoğu, eski Anadolu kadınlarının birbirinden renkli başlıklarını resimleyen tablolar dizilmişti duvarlara… Nebahat Öğretmen çok mutluydu…

1-IMG_2336

Nebahat Hanım, birbirinden farklı konulardaki etkinliklerinizle adınızı duyuyoruz. Bize asıl mesleğinizden söz eder misiniz?
Emekli resim öğretmeniyim. Ankara Kız Teknik’ten mezun oldum.

Resim öğretmeni olarak hep Adapazarı’nda mı çalıştınız?
Hayır, iki sene Sinop’ta çalıştım. İki sene de Erzurum’da çalıştım. Malum, kura çektik tayinlerde… Sonra buraya geldim. Eşim askerdi, tayin işimiz zor olurdu; artık hiç kımıldamadım buradan. Otuz üç yıl çalıştım, 84’te emekli oldum. Emekli olduktan on dört sene sonra yeniden öğretmenliğe başladım; gönüllü öğretmen olarak… Bir derneğim vardı, onunla kendimi meşgul ediyordum, fakat depremzede hanımlara acıdım. Baraka aralarında kahve-sigara, kahve-sigara… Onları bir araya topladım; Kaymakam Beye gittim. “Efendim!” dedim, “Şu elleri mezara götürmeyeyim, bana bir baraka verin!” “Ne yaparsınız siz?” dedi. “Halk Eğitim’de sekiz öğretmenin sekiz ayda yaptığını, ben sekiz haftada yaparım!” dedim. Hemen bana bir baraka açtı. Hanımları topladım; kimi çeyiz yaptı, kimi evini süsledi, kimi sipariş çalıştı. Hasan Duruer, Sapanca Kaymakamı… Şimdi İstanbul’da, kulakları çınlasın… Malzeme de verirdi bize. Öğrencilerin kullanacağı malzemeleri yollardı. Her hafta da atölyemizi gezmeye geldi, sağolsun… Böyle çalışmalarım oldu, yeniden gençleştim inanın! Bir sene sonra da Halk Eğitim’e geçtim. Dedim, “Gönüllü öğretmenim; bana öğrenci bulun!” Üç sene, hep böyle ayrı konularda öğrenci yetiştirdim orada. Bu arada da evde yağlıboyaya başladım. Bize Kız Teknik’te hiç yağlıboya göstermediler. Sadece suluboya ve guaj çalıştık. Çalışma konumuz da tamamen modernize vücutlar ve giyim kuşamdı… Ve tezyini resim… Ama bir çıplak model hocamız vardı, o bizi portre yapmaya ve vücut çalışmaya çok teşvik ederdi.

Onların dışında, bir de milli başlıklara* çok düşkünüm… Başın şurasında bir düğüm oluyor; bir mesajı var size… Alnının ortasına bir tüy takıyor; ben dulum ama evlenmek istiyorum diyor… Oyasını kırmızı biberden yapıyor; kayınvalidesinden şikâyetçi… Oyasına sümbül işliyor, gül işliyor; çok mutlu bir kadın… Siyah gül işliyorsa kocasından müşteki… Yine bir başlığım var orada; oğlu olunca başlığı giyiyor anne, beşik kertmesine çıkıyor piyasaya… Eğer iki-üç günlük çocuğuna beşik kertmesi bulmuşsa, şapka sandığa giriyor, ta ki oğlunun hanımına kadar. Bir de eski Türk kumaşlarına çok büyük ilgim var… Üç yüz senelik kumaşlarım, kumaş koleksiyonum var.

Nasıl saklıyorsunuz bu kumaşları?
Albüm yaptım, hepsinin isimleri var: Sevai, Kutnu, Camfes… İsimleriyle, biliyorsunuz… Evet, o tarafa yöneldim. Oradan da bu milli başlara… Kopamadım. Okulun deposu benim elimdeydi, istediğim kıyafeti çıkarır, atölyede bir arkadaşa giydirir çalışırdım.

Kumaşları bütün Türkiye’den mi derlediniz?
Bütün Türkiye’den… Bizim Kız Teknik’te yatılı çocuklarımız vardı; beni çok severlerdi. Hepsini topladım, dedim, “Memleketlerinize yazın, bana eski kumaşlar yollasınlar.”… Kimisi parça bohçası getirdi. Kestim, yıkadım, ütüledim, benzinledim… Öyle bir albümüm var. Emekli olurken okuluma, buradaki kız enstitüsüne bir albüm hediye ettim o kumaşlardan. Sonra bir albüm daha yaptım, beni bu yola sevk eden hocama hediye edeyim diye… Şimdi çıkarıp bakıyorum arada…

Belki de kimsede yoktur böyle bir koleksiyon…
Yok herhalde, hiç çalışılmamış, görmedim, duymadım. Bir ara öğrencilerimi Hereke’ye götürmüştüm. Orada el tezgâhları var, yedi tane el tezgâhı… Ve çok yaşlı kişiler çalışıyor. “Ne yapıyorsunuz burada?” dedim. “Saraylardaki perdeleri mobilyaları tamir için kumaş dokuyoruz.” dediler. Saraydaki koltuk döşemelerinin aynısını dokuyorlar. Çözgü iplikleri var renk renk; üstünde başka desenler var. Bunlar iki yüz senelik kumaşlar. Şöyle oluyor; Türk tezgâhlarında Türkler için dokunan kumaşlar var; yine Türk tezgâhlarında Ermenilerin Rumların dokuduğu kumaşlar var ki desenler fark ediyor.

Yağlıboya tablolarınız beş senenin ürünü değil mi?
Evet, üç sene epeyce çalıştım ondan sonra, ara ara karşıma koyup kusur aradım. Durdukça kusur görüyorsunuz.

Bu sene böyle bir sergi açalım dedik. Ayrıca seramik sergim de olabilir. Küpler üzerine yaptığım çok sayıda çalışmam var…

Seramik sergisi açtınız mı daha önce?
İstanbul’da ‘Taksim Sanat Galerisi’nde bir sergi açtım. Burada seramik atölyeleri var; öğrencilerimi sabah sekizde toplayıp giderim oraya, akşamın beşine kadar çalışırız. Bu sayede Adapazarı’nda çok öğrencim ekmek yedi.

Yaratıcı olanlar ilerletir tabii…
Tömekçe‘lerin atölyesine gidiyorduk. Kızları öğrencimdi. Orayı müsait buluyorduk; ustalar da kendilerini tamamen bize adıyorlardı. Kesiyorduk, şekil veriyorduk. Büyük boy küpler çalışıldı. Bu küp çalışmasını bir sene boyunca da Halk Eğitim’de yaptım… Tahta boyadık bir sene, bir sene de ebru çalıştık… Bir sene torun baktım, gidemedim.

İnsanın yüzüne yansıyor mutluluk, gerçekten… Teşekkür ederim.

13.07.2006 Bizim Sakarya Gazetesi

* “Bir Anadolu kadınının başındakilere bakarak onun, evli, bekâr, sözlü, dul, çocuklu, nişanlı olduğunu anlamak mümkündür. Ayrıca serveti hakkında da başına taktıklarına bakarak fikir edinmek ve değer biçmek kolaydır. Çok ünlü bir Anadolu deyimi zaten bu gerçeği size şöyle anlatmaktadır: “Atın dişine, güzelin başına bakmak”
Kadınların baş süslemelerinin ana öğelerini şöylece sıralayabiliriz: Fesler (dal fes, sırmalı fes), oyalı krepler, yazma ve yemeniler, üstlük örtüler. Bunları süslemek için kullanılan tılsımlar, takılar, dizi altınlar, küpeler, yanakdövenler, taçlar, titrek, kabakçiçeği adlarıyla anılan elmaslı ziynet eşyası. Başa ya da fese sarılan kumaş kısmının en önemli öğesi olan oyalı kepler, yemeniler el işleme sanatının en önemli bölümünü oluşturur hiç kuşkusuz. İğne oyası, firkete oyası, koza oyası, mekik oyası gibi çeşitli yöntemlerle yapılan oyalar, iğne ve ipekle resim yaparak harikalar yaratan Türk kadınının gerçek mucizelerini oluşturur. Bu oyalar başa gelişigüzel takılmaz. Her yöreye göre değişen birtakım özellikleri, lejandları, töreleri vardır, oya bağlamanın. Küçücük bir iki örnek verelim: Hamileliğini, aileye haber veren yeni gelin, genellikle başına kırmızı güllerden oluşan bir müjde oyası bağlar. Biber oyaları kocasıyla arasının biber gibi acı olduğunu ifade eder. …Bunlar yapılır da evde hır gür çıkmaz mı orasını bilemiyoruz. Belki de oğlan çocuk doğuruncaya kadar herkesin içinde kimseyle konuşamayan gelin kız (töre böyle emreder) söyleyemediklerini oyalarıyla yazar, açıklar… Başlık hikâyeleri bitmez. Bugün Anadolu’da o güzelim başlıklar pek kalmamıştır ama hikâyeleri hâlâ yaşıyor. Yaşayan bir de “başlık parası”. Evet, başlık parası buradan geliyor işte. Eski günlerin kız tarafı ve oğlan tarafı bir olup evlenmelerde bu ‘başlık parası’nı kesişiyorlardı. Başlık ve onun üzerindeki servet kadının bir tür sigortası, bankada parasıydı. Pek çok töre gibi, çağın gerçeklerine uyup bu töreler de değişti.”Dr. Nezihe ARAZ (Araştırmacı-Yazar)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir