Birini yavaş yavaş tanımayı yeğlerim. Bu konuda acele edene de sözüm yok. Ancak… Acelenin nedeni birini çerçeveleyip dondurmaksa… Onu birkaç cümleyle anlatabilmekse amaç… Özgeçmiş merakıysa yani… O zaman canım sıkılır.
Yaşam bir ırmak gibi hızla akıp giderken, çerçeveye neden bu kadar önem verir insan? Birinin insanî yanını kaba hatlarıyla tanımlar, bir daha da hep o gözle bakar. Nasıl olsa değişmeyecektir… Yedisinde ne ise yetmişinde de odur, iyidir ya da kötüdür; ya aktır ya kara!
Keşfedecek bir şey kalmayınca da sayılara takılır: “…Tutalım onlara yeni edindiğiniz bir arkadaştan söz açtınız. Kaç yaşında? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor? Bu tür bilgilerle onu tanıdıklarını sanırlar. Sesi nasılmış, hangi oyunları severmiş, kelebek biriktirir miymiş, sormazlar bile. Deseniz ki, ‘Kırmızı kiremitli güzel bir ev gördüm. Pencerelerinde saksılar, çatısında kumrular vardı…’ bir türlü gözlerinin önüne getiremezler bu evi. Ama ‘Yüz bin liralık bir ev gördüm .’ deyin, bakın nasıl, ‘Aman ne güzel ev!’ diye haykıracaklardır.” Küçük Prens böyle yakınıyor büyüklerden.*
Biz kadınlar bir araya geldiğimizde yeni bilgilere, birbirimizin deneyimlerinden yararlanmaya pek açığızdır. “Demek, içi hazırladıktan sonra iki tane de limon sıkıyorsun…” deyip, kırk yıldır aynı biçimde yaptığımız dolma içine limonu sıkarız, bir de havuç rendeleriz mesela… Sonra da sevinerek anlatırız yeni bir şey öğrendiğimizi…
Bu gibi alanlarda ya da sanatta, bilimde gösterdiği paylaşımcılığı, yaratıcılığı, araştırmacılığı, esnekliği niçin gösteremiyor insan, sıra davranışları değerlendirmeye gelince?
Oysa seni ararken kendimi keşfediyorumdur aslında, kendimi ararken de seni… Senin o çerçevede donup kalmana gönlümün elvermeyişi de bu yüzdendir.
Sinoplu filozof Diyojen’e gündüz vakti her yer aydınlıkken neden elinde bir fenerle dolaştığı sorulduğunda “İnsanı arıyorum” diye yanıtladığı anlatılır. Azra Erhat da Ecce Homo’da** insanı ararken: “Fenere ne lüzum, a hemşerim, diyesim gelir Diyojen’e; insansan kendini ara bul, kendini yaşadın mı bulursun insanı” der ve sonra şöyle sürdürür düşüncesini: “Ama düşünceyi yaşamak zormuş, epey tehlikeli işmiş… Her şeyi yaşamaya kalkma, diyordu bir dostum. Dinlemedim. İnsanı söylemek istersen, yaşayacaksın, kahrolsan da, zaman zaman batağa basıp dibe gittiğini duysan da.”
Günümüzden sekiz yüz yıl kadar önce, insanlığı temsil eden sevgiliye, “Benimle senin aranda ne ben ne de sen vardır.” der yüce Mevlana… Yüceliği de tüm insanlığa maleder böylece…
“Ne varsa şu ırmağın içinde var,
Soyunalım iki can,
Dalalım şu ırmağa, hadi.
Bu kupkuru yerde yakınmadan gayri ne gördük,
bu kupkuru yerde ne gördük zulümden gayri.
Bu ırmakta ne ölmek var bize,
bu ırmakta ne gam var, ne keder var, ne dert.
Bu ırmak alabildiğine yaşamaktan,
bu ırmak iyilikten, cömertlikten ibaret.”***
Mevlana’da sevgiyi paylaşmak, değişimi de paylaşmaktır; birlikte akmaktır sonsuzluğa…
“Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti, cancağzım,
ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”***
Günümüzde yaşanan baş döndürücü değişimler neden böyle buruk geliyor? Tat alamıyor, içimize sindiremiyoruz yeterince? Değişime insanî bir tat katarsak sayıları değil de insanı yüceltirsek bu eksiklik duygusundan kurtulur muyuz?
Soruların yanıtlarını aramaya, yeni şeyler söylemeye devam, çünkü bu bir süreç, insanın gelişim süreci; “Kahrolsan da, zaman zaman batağa basıp dibe gittiğini duysan da!”
* Küçük Prens/ A. de Saint Exupery
** İşte İnsan/ Azra Erhat
*** Bugünün Diliyle Mevlânâ/ A. Kadir