… ‘Derler ki çok eskiden bir Tanrı, yarattığı dünyanın çamurundan bir insan vücuda getirmek istemiş, adama soluk ve hayat vermek içinse burun deliklerine üflemiş.’… ‘Tarihin başladığı ilk günden itibaren çamura şekil verme becerisinin yaradanın tekelinde kalmadığı, onun yarattıklarına da geçtiği bilinmektedir. Tabii Tanrı kullarının yaptıkları nesneye hayat verecek nefesi yoktur. Dolayısıyla, fırından çıkan nesnelere renk, parlaklık, hatta ses yardımıyla hayata yakın özellikler katma görevi, ateşe aktarılmıştır.’… ‘Ateş, bizim ondan beklediğimiz işi yapmak için çok kesin bir koşul koyar ortaya, fırına yerleştirilecek parçalar mümkün olduğunca kuru olmalıdır.’… ‘O, nefesi, rüzgârı, meltemi, imbatı bırakmıştır bize.’…*
İnsanlık tarihi kadar eski bu sanatı çok sevmiş Hasbi Amca; öyle ki, hiç durmadan çalışarak geçen yaşamı ona bir gün gibi gelmiş:
“Gözümüzü yumduk, bitti… Seksen küsur yaşındayım; vallahi sanki dün geldim dünyaya!”
Oğluna ve torununa da sevdirmiş. Dayanıklı, kullanımı kolay ve ucuz olanla yani plastikle rekabetin zorluğuna karşın el ele vererek direnmişler.
Uluç Ailesi, üç kuşaktan beri Adapazarı’nda çömlekçilikten ekmeğini kazanıyor. Hasbi Amca, oğlu Muharrem ve torunu Ümit… Bir oğlu ve iki torunu var Hasbi Amca’nın… Eşini iki yıl önce yitirmiş. Ümit, açık öğretimde işletmeyi bitirmiş. Aşağı yukarı 7-8 seneden beri de bu işi yapıyor. Kız kardeşi liseye gidiyor ve şimdilik çömlekçilikle ilgilenmiyor.
Sakarya Dokümantasyon Merkezi arşivi için söyleşi yapacağız bu çalışkan insanlarla. Bugüne kadar pek çok fotoğraf meraklısını kendine çekmiş bu atölyede çarklar hiç durmadan çalışıyor. Şenay (Albaş) ve ben ilk kez geliyoruz. Dilek (Demiröz) ise iyi tanışıyor aileyle, birkaç kez fotoğraf çekmek için gelmişler. Hasbi Amca’yı beklerken, çarkın başında baca külahı şekillendiren Ümit’e soruyoruz:
Günümüzün malzemesi plastik oldu, rekabet edebiliyor musunuz plastikle?
Plastikle mücadele etmek mümkün değil! Plastikte her şey basit!.. Bizim iş öyle değil ki…
Şu anda yaptığımızla işi bitmiyor, daha üç defa elden geçecek. Bunu pişiriyoruz; piştikten sonraki haline bisküvi deniyor sonra sırı atıyoruz. Sonra tekrar pişecek; sır yapışıyor, pişiyor, parlıyor. Bir dengesi var onu yakalayamazsan parlamıyor. Belli bir dereceye çıkması lazım. Mesela fazladan bir ateş atmazsan, o pişirdiğinin de anlamı kalmıyor.
Çömlekçilikte kullanılan toprakta katkı maddesi bulunur mu?
Sade toprak, doğal; hiçbir katkı maddesi yok! Bu tür işte katkı maddesi kullanılmaz.
Renk tonları elde etmek için ne yapılıyor?
Toprak piştikçe rengi değişir. Sarı toprak kullanırsın, hafif sarıya kaçar; kırmızı toprak karıştırırsın, piştikçe rengi kırmızıya döner…
Toprağın niteliği neyi etkiliyor, işleme kolaylığını mı?
Tabii, işleme kolaylığını ve çatlamayı.
Bu toprak nereden geliyor?
Poyrazlar’dan.
İşlemeye elverişli mi? ‘Ah keşke!’ dediğiniz toprak var mı?
Ah keşke dediğimiz çok da, öyle bir şey ki: Olanın içinde en iyisini ararsın; biz şimdi kötünün içinde en iyisini seçiyoruz. İyinin içinden seçme olasılığımız yok.
Toprak temininde sorunla karşılaşıyor musunuz?
Tabi çok sorun oluyor. Toprak hammaddedir. Hammaddenin olmadığı bir yerde hiçbir işi göremezsin. Köy heyeti toplanacak, sana izin verecek.
İşleyeceğimiz güzel bir toprak buluyoruz mesela, yakın bir yerde… Öyle bir şey ki, hep düz arazi toprağı olmuyor. Heyelan toprağı dediğimiz toprak işlenebilir topraktır. Mera bölgelerinde, hafif eğimli, çimenlik yerlerde, orman kenarlarında bulunur bu toprak. Gidiyorsun; ormana girmiş veya meraya girmiş… Şahıs yeri olsa apayrı bir dert! Buna dünyanın parasını veriyorsun zaten… Bedava istemiyorum, ormanı sökmüyorum ben!.. Sadece boş arazi toprağı alacağım. Hazır toprak, ormanın kenarında… Şu kadar bir yerden on kamyon, yirmi kamyon çıkarırsın; toprak kabarır. İnanamazsın oradan çıktığına…
İlgileniriz diyorlar. Koşuşturuyoruz, koşuşturuyoruz; kocaman bir sıfır!
Adapazarı’nda sizden başka çömlekçilik yapan var mı?
Biz hariç kimse kalmadı. Marmara Bölgesinde bir Bilecik’te var, bir de biz varız. Onlar da dua etsinler köydeler. Bizim gibi böyle tek kalsalar!
İşin astarı yüzünden pahalıya geliyor. Zorluğu çok. Kururken bir çatlar… Gitti on günlük emeğin! Kışın işler biraz azalır. Ocak ayına kadar çalışırız. Soğukta dışarı mal atamıyoruz, donuyor içerde de kurumuyor. Ama şimdi rüzgâr, lodos falan; don tehlikesi yok, dışarı atıyoruz. Don tehlikesi olunca içeri alıyoruz malları. Yoksa yaptığın hizmet boşuna oluyor.
Kurutma işi ayrı, pişirme işi ayrı. Rüzgârlı olursa biz fazla açmasak da o iğne deliğinden suyunu emiyor. Bir haftada kuruyacaksa beş günde kuruyor.
Havanın iyi olması bize zaman kazandırıyor. On beş gün yağmur yağsın, on beş gün sonra bu mal aynı durur. Su gibi, çamur! Bir haftada kuruttuğumuz malı bir ayda kurutuyoruz o zaman. Sobanın yanına yaklaştıracaksın, çevireceksin; hep eziyet, değmez…
Bu bölgenin toprağı acele kurutmaya gelmiyor. Bu da işin zorluğunu 3-4 kat daha artırıyor. Çatlatmayacağız diye sabahtan akşama kadar malı oradan al, oraya aktar! Bir tarafı fazla kurumuşsa o kuruyan kısım olduğu gibi atıyor… Toprak olur bir bölgede, gölgede kurutursun, toprak olur güneşte kurutamazsın. İzmir’de mesela sabahtan çıkartırsın, akşama kuru alırsın.
Orada çok imalathane var; onlar ihracata çalışıyor.Öyle olduğu için de usta bulmak, bırakmak sorun değil. Bugün bıraksan yarın başka usta alır. Ben şimdi bir adam yetiştirdim diyelim. Bugün anlaşamazsak kendine bir imalathane kurması mümkün değil. Ee o insana onca emek ver, yetiştir, sonra? Bir anda geleceğini çalmış gibi oluyorsun. Bunu da düşüneceksin. ‘Gelecekte ben bu insana ne kadar destek olabilirim’ diyeceksin. Devlet sahip çıkacak mı ona? Şu an her yerde plastik var. Bizim işi öldürdü; hele iki seneden bu yana!..
Plastik zararlı bir madde olduğuna göre, çiçek toprak saksıda daha mı iyi yetişir sence?
Bunu ben söylemiyorum, plastikçiler söylüyor. İnsanı öldüren, çiçeği öldürmez mi?
Çiçekçiler neredeyse tamamen plastiğe döndü değil mi?
Birinci sebep maliyet, ikincisi çabukluk!..
Bu sırada Hasbi Amca giriyor içeri; gelişimiz sevindiriyor onu. Söyleşiye de istekli, ama biraz sesi kısık. Güleç bir yüzü, masmavi gözleri var.
Üçümüz birden soru yağmuruna tutuyoruz Hasbi Amca’yı:
Adapazarı’na nereden gelmiştiniz?
Yugoslavya göçmeniyiz. Yeni Pazar, Sancak vilayeti… Üç defa harbe girmiş, üç defa da kazanmış fedakâr ve harpçi insanlar… Ben küçüktüm kundakta gelmişim.
Kaç doğumlusun Hasbi Amca?
1924
Babanız da çömlekçiydi değil mi?
Babam çömlekçi değildi. Amcam, babamın amcası, Bulgarlardan devren aldı işyerini. Ben de on iki- on üç yaşındaydım; onun yanında başladım.
Neredeydi işyeriniz?
Eski garajların orada…
Buraya ne zaman kurdunuz?
Kırk dokuz senesinden beri buradayız. Burada eski evimiz vardı, yandı; 70 senesinde yaptık bunu. Araba yok, cereyan yok; gece hastalansan yayan gidersin başka türlü gidemezsin. Ancak taş kamyonları var. O zaman bu koca yeri, 3 dönüm yeri 350 liraya aldık.
Fırınların olduğu bölüme geçiyoruz. Hasbi Amca fırınını da kendi yapıyormuş:
Bir usta vardı, Allah ondan razı olsun, öyle bir bilgi verdi ki; yüksekliği ne kadar olacak, eni ne kadar olacak hepsini bana tek tek anlattı. Ben de meraklıyım; kalıbını yaptırdım hemen. Sekiz sene kullandım, tekrar yaptım. Yanınca tuğlalar dökülüyor tabii, sık sık sıvamak lazım.
Bu farklı bir toprak mı?
Bu sıva toprağı… Eskişehir toprağı; yanmıyor.
Staj yapmaya gelenler oluyor mu yanınıza?
Geliyorlar. Nasıl öğreteyim diyorum; ben seninle uğraşırken benim işimi kim döndürecek? Benim her gün iki saat kaybım olacak. Yetişmeden önce ne kendine, ne sana faydası var… Beş altı ay çalışacak; işin bir çeşidini öğrenecek. Yetmiş yedi çeşit iş var; hangi birini öğrenecek?
Burada yeni yetişen yok. İzmir’de var. İşçi olarak gittim ben oraya; son derece iyi karşıladılar. Bir usta vardı, Hüseyin ismi, sanatkâr… Ben onunla ortak iş yaparım, çünkü kafası çok çalışıyor, hem de çalışkan! Sen ondan bir şey kaparsın, o senden kapar; bilmediğini öğrenirsin… Bizdeki mal onunkinin onda biri yok, ama naylon daha yeni çıkmıştı o sene…
Hasbi Amca da dertli plastikten; ‘plastik çıktı bizim iş öldü’ diyor o da… Ondan önce malını satabiliyormuş. ‘Satılınca hevesli hevesli çalışıyorsun tabii…’ diyor.
Neleri koyardınız bu küplere? Peynir bile konurmuş değil mi?
Ne istersen… Tabii peynir de koyardık…
Laf lafı açıyor… Bir gün bir avukat geldi buraya. İstanbulluymuş… Su küpü istiyor. Dedim, ‘Yok!’… ‘Yapmıyor musun?’… ‘Hayır, yapmıyorum!’ dedim. ‘Bir insan ekmek yemediği işi yapar mı?’… ‘Yapmaz!’… ‘ Aç çalışılır mı?’… ‘Çalışılmaz!’… Ben altı tane su küpü yaptım; dökme mal… Hiçbir usta elime su dökemez Adapazarı’nda… Meraklıyım; on tane yapacaksam beş tane yapayım, dökme yapayım! Sen ona satıyorsun ben on beşe satıyorum; aynı mal, aynı boyda ama karşıdan baktın mı, nerdee? İğne ucu kadar delik yok. Sanki cila vurulmuş.
‘Altı tane yaptım satamadım’ dedim. ‘Plastik çıktı bizim meslek öldü!’ dedim… Pişman oldum: ‘Onu icat edenin Allah cezasını versin!’ diye başladı söylenmeye. ‘Millet kanser oldu’ dedi…
Fırın kapları, güveçler ayrı bir bölümde… Kendimiz için seçiyoruz.
Bu çamurdan heykel yapılır mı?
Ümit düşünüyor: Büyük bir ihtimalle çatlar.
Hiç merak ettin mi nasıl olur heykel yapsam diye?
Yok, hiç merak etmedim.
Bazı mallar var işçilik çok ama onun değerini anlatamıyorsun. Ne kadar ucuz versen pahalı geliyor ben de yapmıyorum.
Çok önceden, çark yokken nasıl yapıyordunuz? (Muharrem Usta yanıtlıyor bunu.)
Ayakla çeviriyorduk. İnsan yoruluyor. Yüz tane yapabiliyorsan, bununla yüz elli tane yapıyorsun. Bir malda bazen iki yüz üç yüz tekme atıyorsun, vücudunun her tarafı hareket ediyor; tamam güzel ama yıpratıyorsun kendini. Alıştık da, bir tane yapmak istemiyorum cereyan olmadığı zaman, bırakıyorum hemen. (Yetmişlerde gelmiş elektrik. Otuz beş sene önce telefon bile yokmuş!)
Günde kaç tane yapabiliyorsunuz bundan?
Çalışmaya bağlı; yüz elli, iki yüz tane yaparız.
O gün ocak yakma günü değilmiş ne yazık ki!
Ocak yakma işi nasıl oluyor Ümit?
Doldurduktan sonra diyelim üç tane dört tane odun koyarız. Alıştırma diyoruz biz buna. Birden sıcak, patlatmasın diye. Sıcağı emiyor bütün ocağın içi. Yandıkça dinlendiriyorsun. Kademe kademe 650 dereceye kadar çıkıyor fırının sıcaklığı. Yukarıda gözetleme deliği var. Bakıyorsun; kızarmışsa tamam, pembelik varsa biraz daha tutuyorsun.
Söyleşi sürerken Dilek’le ben birçok kez deklanşöre basıyoruz. Hava soğuk, ama güneşli… Pencereden süzülen ışıkta güzel kareler alıyoruz. Başka bir sefer, fırın yandığında gelerek fotoğraf çekmek üzere sözleşerek vedalaşıyoruz…
İyi ki direnmişsiniz…. Teşekkürler…
26.01.2006
Bizim Sakarya Gazetesi
* José Saramago / Mağara
