Küre Dağlarında

3 Kasım Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan geceyarısı Yenicami’de derneğin* önünden aracımıza biniyoruz. Hava çok soğuk… Şeamet tellalları hava durumunda habire, daha da soğuyacak diyedursun, biz SAGÜSAD’lılar, çok önceden kararlaştırdığımız “Küre Dağlarında Sonbahar Fotoğrafları” konulu, dört gözle beklediğimiz gezimize başlıyoruz.

Uyuyamazsak sabaha halimiz harap! En iyisi bizim doktorları taklit etmek: Gözlerim yumulu durumda, hep uyuma havasındayım ilk moladan sonra… Evet, kesintili de olsa başarıyorum uyumayı. Edirne Kakava Şenliklerine gidişimiz de böyleydi; gece yolculuğu yapmıştık. Orada izlemiştim doktor arkadaşlarımız Ahsev ve İsmail Hakkı Baliç’i. Sabahleyin ve gün boyu, onlar hepimizden canlıydı. Nöbetlerde edindikleri, uykuya yoğunlaşma pratiği olsa gerek…

İki muzip arkadaş yolculuk boyunca, Kastamonu ağzıyla ve son heceyi de epeyce uzatarak konuşuyorlar. Tabii abartmadan olmaz, şaka bu… Çok gülüyoruz. “Kastamonu ağzı ne ola?” demeyin; aşağıda okuyacağınız “Gannı Tallanın Hikayesi / Kanlı Tarlanın Hikayesi” buna hoş bir örnek.

Ve sabah oluyor. Camlardaki buğuyu silerek ve atıştıran karı izleyerek biraz daha yol alıyoruz Kastamonu’ya doğru…

Kastamonu tarihini korumuş bir kent olduğunu gururla belli ediyor. Ne mutlu!

Kahvaltıda çorba içmek isteyenlerden ayrılıyoruz. Daha bir hafta önce açılmış olduğunu sonradan öğreneceğimiz Çiçek Pastanesi’nde, fırından yeni çıkmış, nefis poğaçalar yiyoruz. Buluştuğumuzda, çorba içenler bize çorbayı övüyorlar. Biz de taptaze çayla ısıttık ya içimizi; aldırmıyoruz.

Günler kısa diye herhalde, fazla oyalanmama kaygısı egemen, grubumuzda… Tabii bu durum fotoğraf çekme dürtümüzle sürekli çelişiyor. Yaprakları sararmış çeşitli ağaçların, sanki aralarına bilerek serpiştirilmiş gibi, karla kaplı yemyeşil çamlarla yarattığı eşsiz uyumu görmezden gelebilir miyiz? Bazen masmavi bir gökyüzü parçası, bazen de kurşuni bulutların arasından sıyrılan güneş, manzaraya olağanüstülük katıyor. Böylece her seferinde, bir sonraki hedefe kilitlenmişken, tövbemizi boza boza, ağır aksak yol alıyoruz.

Küre İlçesi, Kastamonu’yla İnebolu arasında. Burada soğuk ve yağmur göz açtırmıyor; kendimizi mi, makinemizi mi koruyacağız, şaşırmışız. Yine de herkes canla başla çekmeye değer konu arıyor. Canlı renkler giyen çok az… ve de avlanmaları kaçınılmaz, bu durumda!

Belediye binasının ikinci katında, yöresel desenli kilim dokuyan kadınlarla konuşup fotoğraf çekiyoruz. “Bu iş olmasaydı çalışamazdım” diyor, Kezban adlı kadın. Ücretler düşük olsa da mesai saatleri ‘esnek’miş. Bu kelimeyi bulmasına yardım ediyorum; seviniyor. Gerektiği zaman eve gidip gelebiliyormuş. “Allah razı olsun!” diyor.

Bir kahveye giriyoruz; ısınmak, çay içmek ve biraz dinlenmek için. Eski bir yapı. İyi korunmuş sayılır. Çaylarımızı yudumladığımız sırada içeri giren pejmürde kılıklı, pek yabanıl görünüşlü adam hemen ilgimizi çekiyor. Pencereye biraz yakın oturur inşallah… Neyse, dayanamayıp hemen konuya giriyorum, ama kahveci bizi uyarıyor; kafası bozulur sorun çıkarırmış. Uzaklaşıyoruz yanından. Birden kalkıp cebinden para çıkarıyor. Bir tane yirmilik banknotla dört tane de madeni 1 YTL’yi bizim masaya koyuyor ve itiraz etmeye vakit kalmadan hızla kahveden çıkıyor. Fotoğrafçıya para verdiğine göre bu adam deli! Akıllı mı yoksa?.. Karar veremiyoruz.

Tam biz dışarı çıkıyoruz… elindeki iki kocaman parça böreği bize uzatıyor.

Devamı Yarın…

GANNI TALLANIN HİKAYESİ

Anlatan: Hasan Küçükyıldız (1929 Doğ.)

Ağacuğun bir tek gızı varımış. iki dene de oğlu varımış. Birisi Topalağacukların büyük dideleri, birisi de Gumara Köyünde kalan benim didemin didesi. Hızıroğlu’nu sonradan içgüveysi guymuş.
Gannı Tallanın hikayesi şu: Gannı Talla böyük bir talla. Killiğin başından başlayıp taa Bana’nın oraya gadar, gırk mı, atmış mı yalan söyletme bana, öyle büyük bir tarla. Ağacık;

-“Kim bu tallayı bir günde biçese gızımı ona vereceğin.” demiş. Hızmatgerinin demek ki gözü varımış ağacuğun gızında;

-“Ben biçerin”… “Ağa ben gidiyon.” demiş. Hızmatger gitmiş. Ağa, birez sona ortakçısını yollamış,”Bak, gel” deye… Ortakçı habarınan geri gelmiş;

-“Ağa” demiş,”Tallayı yarılamış ağa, tallayu bitürecek nerdeyse!” ış kötü. Ağa ne yapsın, gız hızmetgere gidiya. Düşünceye dalıvemiş.
Ağa ağşama doru tallaya vamış. Bakmış kan ter içindeki hızmatger son guvvetiynen tırpanı sallaya, “Ulan” demiş Ağa, “Türk çatlayacak, şuna bi su veriven” demiş. Güğümüynen suyu verivemişle. Adam suyu bi dikişde içince çatlamış, ölmüş.

Gannı Talla’nın hikayesi bu gada.

( Babamızın dedesini dedesi olan bu ağanın hinliğine bakınız. Bugün de bazıları canla başla çalışıp bir şeyleri elde etmek üzereyken böyle çatlatılmıyor mu? Bu tarla şimdi Kastamonu Zincir Fabrikasının da üzerinde bulunduğu tarladır. Tabii miras yoluyla parçalana parçalana küçülmüş ama hala adı Gannı Talla’dır (Kanlı Tarla). Ben babamın anlattığını biraz Kastamonu ağzı ile aktarmaya çalıştım. Arslan Küçükyıldız)

09/11/2006

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir