“Mehmet Bey, keşke herkes sizin gibi olsa!”

001

Adapazarlı olup da Yöntem Mobilya’yı bilmeyen; sert görünüşü, babacan duruşuyla Mehmet Yöntem’i tanımayan var mıdır?

Sabah, mağazanın içindeki yazıhanenin kapısını açıyorum. Beni bekliyor, çünkü kızı Fatoş Hanım haber vermişti geleceğimi.

—Ben Çark Sokağını bilmem. Ev yukarıda, ben burada. 54’ten beri çıkmam sokağa, diyor Mehmet Bey. Söyleşimiz bu sözlerle başlıyor.

— Mehmet Bey, mobilyacılık baba mesleği mi?

— Yok, bizim esas mesleğimiz zahirecilik. Çark Sanayi’de Tümenin karşısındaydı dükkânımız. Sonra yağ fabrikaları, nişasta fabrikaları açıldı. Bütün köylüler mallarını oraya götürmeye başladılar. Ben 54’te babamdan ayrıldım. Bizim burada eski dükkânlar vardı. Ama sermaye falan yok. Düşündüm taşındım en ucuz ne diye. Tuz! Gittim İstanbul’dan makine aldım. 20–25 kız vardı, Yugoslavyalı. Tuzu paketliyorlardı… Sonra bir arkadaş, gel şurada üç beş tane sandalye yapalım, daha kârlı iş, dedi. Bir köşeye koyarız, sen yine işine devam et, dedi. Başladık. Sonra da beni dolandırdı gitti. Üstüme kaldı. 60’tan beri işin başındayım.

— Her şeyde bir hayır vardır derler ya.

— Tabii tabii! Sonra köşe büyüdü yavaş yavaş. Mecbur kaldım tabii, çalışmak istiyordum zaten. Çocuklara yardım ede ede ben de öğrendim. Üç dört sene evveline kadar çalışıyordum.

— Bırakmaya karar vermenizin sebebi neydi?

— Kadir Bostancı vardır, toptancı… Mehmet Ağabey, yeter artık bu yaştan sonra, deyip çıkarttı beni atölyeden… Giyime de önem vermem… götürdü çarşıya; gömlek aldık, kazaklar aldık falan… Sonra getirdi, buraya oturttu.

Hiç alışmamışım ben boş durmaya…  Babam ilkokuldan itibaren beni, pazar günleri dahi boş tutmazdı. Tatil olduğu günün hemen ertesinde işbaşı yaptırırdı. Halamın kocası vardı, Uzunçarşı’da şekerci… Onun yanına giderdim çalışmaya. Hatta burada bir yanık izi var, şeker yaparken yanmıştı. Hala izi duruyor.

Zahireciyken sabah ezanından sonra dükkân açardım. Güneş doğmaz üzerime… Marangozluğa başladıktan sonra da saat ikilere üçlere kadar ağaç keserdik ustayla beraber. 43’ten beri hiç nefes almadım Türkçesi.

— Ben patronum deyip kenara çekilmediniz, değil mi?

— Hayır, hiç aklıma gelmez. Ben samimi konuşurum çocuklarla. Arkadaşlar kızıyorlar, çok içli dışlı oluyorsun diyorlar. Ben patronluk taslamasını bilmem, diyorum onlara.

— Mobilyacılık zor bir meslek mi?

— Ben zevk alıyorum.

— Modelleri siz mi çiziyorsunuz?

— Tabii. Benim bir de usta var içeride. Bir işler yapıyor, aklın durur. Allah vergisi bu.

— “Mehmet Yöntem’den gönül rahatlığıyla mobilya alınır; mobilyaları çok dayanıklıdır, ama pazarlık edilmez!” Sizin böyle bir ününüz var!

— Evet, bu konuda hiç taviz vermem. Çok sert konuşurum. Mesela derim ki yüz lira fark senin için çok büyük, git Çark Sanayi’den al, derim… Bazıları kızıyor.

Mavi sünger mi, diye soruyor bazıları… Mavi sünger piyasaya ilk çıktığı zaman çok sağlamdı, şimdi taklitleri çıktı. Beş liraya da var, yirmi beş liraya da… Önemli olan süngerin yoğunluğu, diyorum. Daha iyisi var mı? Var, ama gelmiyor Adapazarı’na.

— Böyle güzel güzel açıklıyorsunuz, ama yine de taviz yok, değil mi?

— Arnavut musun, diyor müşteri bu sefer. Yerliyim, diyorum. Eğer Adapazarı’nda benden eski ‘yerli’ bulursanız, bak en pahalı koltuk takımım orada, diyorum; Bin altı yüz lira. Vallahi billahi vereceğim. Maliyeye kayıtlı benden eski birini bulursanız yine vereceğim, sanayi odasına kayıtlı bulursanız yine vereceğim, diyorum, şaşırıyorlar. Yöntem, usul, kaide demek; 80 yaşından sonra Yöntem’i ayaklar altına mı alacağım? 50 kuruş alacağım varsa, alırım; 50 kuruş borcum varsa, al parayı derim!

— Alışveriş yöntemim bu, diyorsunuz.

— Bütün dünyada mobilya satan, eve teslim eder. Dünyada bir tek bende müşteri kendisi götürür…

— Niye böyle uygun gördünüz?

— Özellik olsun diye!  Taşıma parası maliyetin içinde, diyorum! Bir de ben elli sene garanti veriyorum.

— Oğlunuz da mobilyacılık yapıyor değil mi?

— Mobilyacılık yapıyor, ama annesi bana kızar bu yüzden. Hep memur olsun istedi; bir fabrikada müdür olur falan diye.

— Yanınızda öğrendi herhalde.

— Sanatkâr değil o, alıp satıyor. İstanbul’da.

— Her şeyde olduğu gibi mobilyada da moda değişiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

— Bazıları bunu ima ediyor; anlıyorum niyetlerini. Kardeşim diyorum, çok affedersiniz, sizin aradığınız mal bende yok! Benim bütün mallarım ‘orta direk’! 2–3 sene evvel sosyetik bir hanım gelmişti. Çok da şık giyinmiş… Girdi kapıdan; “Mehmet Bey Mehmet Bey, bıktım senin çek – yatından!” dedi. Kızardım bozardım; “Hanımefendi hayrola?” dedim. Yirmi seneyi geçti, hiç eskimedi; kaç defa yüz değiştirdim, dedi. O zaman bir fakire veya evlenen birine ver dedim. Kıyamıyorum, dedi.

Sipariş aldığım zaman, müşteri acele eder, ama ben üç günde yapılacak şeye altı gün, derim. Olur ya cereyan kesilir, motor yanar. Ankara’dan bir beye mobilya yapmıştık. Şu tarihte gelin malınızı alın, dedim. Ben bitirdim, ama o gelmedi. On beş gün geçti, geldi aldı ama ben biraz söylendim. Sıkıştırıyorlar, sonra da almıyorlar. Bir şey söyleyeyim mi, dedi adam; ben bu yaşıma geldim, bir sanatkârın siparişi zamanında yaptığını görmedim duymadım! Ne bileyim ben senin zamanında yapacağını? Senin kalbin yumuşak, sesin çok sert, dedi. Psikoloji öğretmeniymiş.

İlhan Tan, “Sen müşteriyi kapıdan kovuyorsun, bacadan giriyor!” der. Hiçbir şey almamış olsalar dahi müşterilerim kapıdan çıkarken şöyle derler:  “Mehmet Bey, keşke herkes sizin gibi olsa!”

Valla benim yalan dolana hiç aklım ermez. Müşteriyi aldatayım, kazıklayayım… Aklımın kıyısından geçmez.

Müşteri geliyor; sekiz yüz lira maaş alıyorum, senin taksitin en aşağı dört yüz lira, peki ben ne yiyeceğim, diyor… Çocuğum okuyor, ev kiram? O zaman benim burası cız ediyor veremediğim için, ama öyle yaparsam mal yetiştiremem ki! Daha çok üretmek lazım. Zaten oğlumun buraya gelmeye niyeti yok. Kızıma diyorum, bana bir şey olursa sen bakacaksın buraya. Nasıl olsa emekliliğini kazandı üç dört seneden beri. Sonra bu işler bizim Türkiye’de çok kötü. Mobilyacılıkta bilhassa. Farzet ki öldüm; borcum da yok Allaha şükür… Eğer benim yüz liralık malım varsa, satmaya kalktığınızda elinize on lira geçmez. Benim çalıştığım altmış sene havaya gider!

Velhasıl tutumum çok sert, ben de biliyorum kendimi, ama hiç taviz veremiyorum. Bakın orada bir yazı var: “Güzel, Sağlam, Ucuz Yoktur” diye… (Evet, bu yazı çerçevelenip görünür bir yere asılmış.)

— Ucuz ve modaya uygun olacak ki modası geçtiğinde acımadan atabilelim diye düşünüyorlar.

— Evet, 24 ay vadeli veren yerler var. Hem her türlü model var oralarda. Ama bir sene garanti. Bir de onların pek tamire uygun olmadığını söyledi birkaç müşterim.

— Yöntem Mobilya ne zaman onarım gerektirir?

— Benim burada haftanın bir günü onarım işleriyle geçer. Otuz sene evvel, yirmi sene evvel alınmış şeylerdir. Şimdi bunlar niye oluyor? Atölyenin derecesi on sekiz, rutubet de ona göre. Mobilyanın gittiği evdeyse soba ya da kalorifer yanıyor yirmi beş derece. Aradan seneler geçince ağaç yavaş yavaş çekiyor kendini, bu sefer başlıyor oynamaya.

IMG_3357

— Evin içindeki koşullar da mobilyayı etkiliyor diyorsunuz yani?

— Tabii, çok etkiliyor. Ben ağacı burada ne kadar kurutursam kurutayım, havanın rutubetini çekiyor ağaç. Rutubetli ortamda mobilya bozulmaz, daha iyidir, şişirir. Sıcak olursa bozulur, ama o da senelerce sonra; öyle bir iki senede değil.

IMG_3355

***

Dedesi Salih Yöntem, Adapazarı’nda iki dönem belediye başkanlığı yapmış. Ondan önce de Karasu, Geyve ve Hendek’te nahiye müdürlüklerinde bulunmuş. Koltuğunun arkasındaki duvarda asılı olan, onun fotoğrafı.

***

“Bana, Kelaynak Kuşusun sen. neslin tükendi, diyorlar!”

***

Otuz beş yaşına kadar hiç sigara içmemiş. 60 ihtilalinden sonra başlamış. Geceleri toplandıklarında karanlıkta otururlarmış. Demokrat Partili olduklarından polis izliyormuş onları… Arkadaşları sürekli sigara içer, ona da iç bir sigara efkâr dağıtır derlermiş… Öyle öyle alışmış…

80’den sonra particiliği bırakmış bir daha da hiç ilgilenmemiş.

On sene de futbol oynamış.

***

Bir de gazete çıkarmış; adı, Gürses. “Sarı kart alıp maçlara gidebilmek için”  diyor Mehmet Bey… Ancak, eşi Mebruke Hanım önlemiş; Mebus olan erkek kardeşine telefon edip, “Sakın ha!” demiş. Böylece kart çıkmamış, gazete de bir süre sonra kapanmış.

***

Kurallarım çok katıdır diyor  ama yine de pazarlık yapılıyor Mehmet Yöntem’le… Böylesini hiç duymadınız:

Diyelim ki takım bin iki yüz lira ve en fazla üç taksit yapıyor… Peşin olursa yine aynı fiyat! Müşteri şaşırıyor, ben hayatta veresiye almadım peşin alacağım, diyor. O zaman iki tane de tabure veririm fiyatı düşüreceğime, diyor Mehmet Bey de. Daha ısrar ederse al iki tabureyi koy parayı, ondan sonra sen bana tabureyi sat, diyor. Kendi malının müşterisi oluyor.

***

Ve son olarak…

Adapazarı’nda kayıtlara geçmemiş iki konu varmış. Yöntem Ailesiyle ilgiliymiş. Bunlar hiçbir yerde yazmıyor, diyor ve şöyle sıralıyor Mehmet Yöntem:

Birincisi, haremlik selamlık. İçinde haremlik selamlık bölümleri olan sadece iki tane ev varmış, Adapazarı’nda; Numan Beylerde (bizim sülale diyor) ve Sadık Beylerde… Sadık Beylerin yeri Garajlar’da, havuzun karşısındaymış…

İkincisi; Serdivan’daki sarnıcı Tayyar Efendi (Yöntem, yani Numan Bey sülalesinden) yaptırmış. Karaman’daki sarnıcı da o yaptırmış… Avcı arkadaşları varmış Mehmet Bey’in. Ava gittiklerinde avladıklarını pişirir, sarnıcın yanındaki ağacın altında oturur yerlermiş.

***

Yazıhanenin kapısı açılıyor, Mehmet Bey’in arkadaşı Hüseyin Ulusakarya giriyor içeri. Buyur ediyoruz. Az şekerli bir kahve söyleyip o da katılıyor söyleşimize.

IMG_3347-2

Hüseyin Bey:

— Onunla aramızda on ay var. Benden on ay küçük. İlkokulda beraberdik, ben de şu karşıki evde doğdum… Size komik bir şey söyleyeyim mi? Mehmetlerin bahçesinde büyük bir dut ağacı vardı. Ben herhalde ikinci sınıftaydım. Öğretmen sordu: “Güneş nereden doğar?”

“Mehmetlerin dutunun oradan doğuyor” dedim.

Beraber büyüdük. Kavga da ettik.  Dedemin bastonuyla bunun ayağını çektim; o da bana bir taş attı, kafamı yardı!

M.Y. — Tuğla.

H. U. — Evet, tuğla. Uzun müddet konuşmadık, ama ben hala neye şaşıyorum, biliyor musun? Askerde ben Ankara’dayım, Mehmet de Ankara’da. Ulus’ta karşıdan geçerken gördüm, o beni görmedi. Hâlbuki gurbette insanlar birbirine sarılır. Sonra Osman Nuri Bey barıştırdı bizi.

Mehmet, bu dünyanın en dobra adamı, en dürüst adamıdır. Lafı sonraya bırakmaz.

M.Y. — Ben de biliyorum, hiç iyi bir şey değil ama.

H.U. — Bazen alınıyor güceniyor, ama ben aldırmam hiç… Söyleyeceğimi söylerim. Belki bin kişiden bir kişi, o bile şüpheli, kimse kusur kabul etmez haklısın demez. Kusurunu kabul eden bir bu adamdır.

Mehmet Bey orada kaldığım süre boyunca sigarasını eline alıp alıp bırakıyor… Ben rahatsız olmayayım diye yakmıyor. 

Arkadaşını uğurladıktan sonra atölyeyi gezdiriyor bana. Rıdvan Usta otuz yıldır buradaymış. Mehmet Bey’le birlikte fotoğraflarını çekiyorum. 

Mağazadaki mobilya ve aksesuarların hepsi çam ağacından… Yine hepsi, birbiriyle uyumlu, kişilikli, özgün… Kapıda vedalaşırken şöyle düşünüyorum: Mehmet Yöntem’in ilkeleri de ürettikleri gibi sağlam… Tutumum sert, diyerek huyundan memnun olmadığını dile getirse de bu sertlik aslında hayata ve emeğe saygıdan.

11/01/207

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir