İstanbul – Adapazarı, 15.16


Bayram ve yılbaşından üç gün önce, otobüs şirketlerinden birinin Harem şubesinden Cumartesi, saat 14.30’a, telefonla iki kişilik yer ayırtıyorum. İstanbul – Adapazarı yolculuğu yapacağız alt tarafı, ama bizde böyle günler alışverişten, özellikle marketlerden ve de yolculuktan uzak durulması gereken günlerdir. Hele arife günü otobüslerde yer bulmak imkânsıza yakındır. Devletin sunduğu demiryolları seçeneği o kadar yetersiz ki vatandaş ne yapsın, otobüslere hücum ediyor.

Ayırttığınız bileti kalkış saatinden en az yirmi dakika önce almanız gerekir. Bu konuda ödünsüz bir uyarıyla karşılaşırsınız; uygulama katıdır. Bunu bildiğimden, tam bir saat önce Üsküdar’daki şubeye gidiyorum. Biletimi alıp rahat edeceğim. Kızımla buluşup kalkış saatine kadar bir yerde bir şeyler içeceğiz… İyimser düşünceler içindeyim.

Bankoya yaklaşıyorum; görevliye ad – soyadı, koltuk numarası, saati hepsini söylüyorum bir çırpıda… Bilgisayara bakan yüz ise donuk… Hayır, yok böyle bir rezervasyon!

Başka bir yolcu daha var; bir genç, o da Çarşamba gününden ayırtmış yerini, ta dört gün öncesinden, ama o da görünmüyor ekranda.

Hiç şaşırmam böyle durumlarda… Sinirlensem, bağırıp çağırsam ya! Hemen çare aramaya koyulurum…

Harem’e sorun bakalım, diyorum. Hemen arıyor. Cevap olumsuz, belli, çünkü yüz ifadesi üzgünle memnun arası… Şöyle aktarıyor:

“Yapabileceğim hiçbir şey yok!” dedi…

Şu cümleye bir mim koyun, sonra yeniden döneceğiz. Maceramızın devamı şöyle:

Kırk beş dakika sonra kalkacak olana (15.15) binin, diyor bankodaki görevli… Bir de ek sefer lafları geçiyor… Yazıcıdan çıkardığı bileti almıyorum; ayırın diyorum… Başka yerde de şansımı deneyeceğim… “Yirmi dakika kala alın, ama…” diyebiliyor ve ben de şaşırıp sinirlenebiliyorum sonunda: Parmağımı sallayarak: “Hele bir satın!” diyorum. Herhalde hak veriyor ki ses yok!

Dönüp almak zorunda kalıyorum, çünkü diğerlerinde en erken dört saat sonrasına yer var…

Kızımla bir kafeteryada oturuyoruz. Servis saatinde kalkıp gidiyoruz. Minibüs hazır. Ama yolcular ve bagaj fazla geliyor… Zararı yok, Harem şurası zaten… tıkıştırılıyoruz… Harem’de 15.15 arabası hazır, oh! Biletimiz de elimizde… Numaralar belli… Evet, ama başkaları oturuyor yerimizde… Etrafta sesler yükseliyor; aynı durumda başkaları da var ve üstelik onlar binerken bagajlarını da yüklemişler…

İniyoruz… Otobüsün ön kapısında sırıtarak duran bir görevli var. Soruyoruz; açıklıyor ve anlaşılıyor ki bütün kabahat bizdeymiş! Adamlar biletin üstüne yazmışlar: 15.16… Otobüsün camında yazan ne? 15.15! Vatandaşa hizmet aşkıyla ek sefer koyup bir dakika arayla iki otobüs kaldırıyorlar… Şu değerbilmezliğimize bakın!

Bir dakika arayla kalkacak olan otobüsümüzü, ayazda kırk beş dakika bekliyoruz, titreşerek. Şoförün Harem’i bulamadığı söylentisi yayılıyor. Adapazarı’nı nasıl bulacak peki, diye söyleniyoruz. Sonunda binip Adapazarı’na varıyoruz sağ salim, ama… Bugün bayramın üçüncü günü ve ben şifayı kapmış durumdayım. Dünden beri boğaz ağrısı, nezle, öksürük…

Hizmet sektöründe böyle karışık durumlar ortaya çıkabilir. Ama çalışanlarda, yanlışlığın nedenini araştırma ve telafi etme refleksi yaratmak gerekir. İyi hizmet verme anlayışı varsa, tabii… Bence, şu veya bu şirket olması önemli değil; başımızdan geçenler ve de geçebilecek olanlar, hani mim koyduğumuz o cümle var ya, işte onun başının altından çıkıyor, çıkacak… “Yapabileceğim hiçbir şey yok!”

Biz Türkler böyle demeyiz ki! Hay Allah, bir yanlışlık olmuş, kusura bakmayın efendim, falan deriz… Jet hızıyla kullanıma girmiş, veba gibi yayılmış; diğerleri gibi çeviri kokan, özenti kokan bir cümle ve o doğrultuda sergilenen yakışıksız tutum… Canımıza okudu!

04/01/2007

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir