“Melbourne Sohbeti” adını verdiği köşesinden sesleniyor, soydaşımız Levent Efe. Türkiye’deyken edindiği otomobil kullanma becerilerinin, Avustralya’da zaman içinde köreldiğinden yakınıyor. Trafik öylesine tekdüze işliyormuş ki insanlar tüm antenlerini kapayıp, kendi dünyalarına gömülerek araba sürebiliyorlarmış. Sadece öndeki arabanın stop lambalarına ve kırmızı ışıklara dikkat etmeniz yeterliymiş. Tekdüzelik, yalnız trafikte değil gündelik yaşamın her alanında geçerliymiş.
“… Bu ülkede hiç bir sürprize yer yok sanki!.. Yılın her ayı, her haftası gündeme nelerin geleceğini önceden saptamak mümkün. Bir doğal afet, politik skandal, ya da uçak kazası falan olmadıkça, hiçbir güç bu ülkede gündemi değiştiremiyor…” diyor.
Burası da Türkiye! İşte son üç gün içinde, Türkiye’nin gündemini bir yana bırakın, kendi yakın çevremden birkaç olay:
Eşimin bir okul arkadaşı İstanbul’da Fenerbahçe Orduevi’nde yediği midye tavadan zehirlenerek hastaneye kaldırılıyor. Bir hafta sonra hastaneden taburcu edileceği gün, oğullarının başına bir kaza geldiğini öğreniyorlar… Anne baba perişan! Kaza şöyle oluyor: Yirmi sekiz yaşındaki genç, Kabataş’ta deniz otobüsünden inmek için kapağın açılmasını beklediği sırada, kuvvetli bir dalganın vurmasıyla kapak, hızla geriye katlanıyor ve başına çarpıyor. Kafatası, çenesi, elmacık kemiği kırılıyor…
İki gün beklemeye almışlar hastanede. Uyutuluyor… Sporcu oluşunun verdiği çeviklikle kendini bir parça sakınabilmiş. Şu anda yaşamsal tehlikeyi atlattığı söyleniyor.
* * *
Başka bir dostumuzun üniversite çağındaki oğluna otomobil çarpmış bu yakınlarda… Kolunun üstüne düşmüş, omuzu çıkmış. Sonra, arkadaşları onu bir taksiye atmışlar. Hemen hastaneye yetiştirecekler ya… aceleyle kapıyı, yerinden çıkmış kola çarparak kapatmışlar. Çarpmanın şiddetiyle kol tekrar yuvasına girmiş! “Evde Tek Başına” diye bir film vardı… sanki ondan bir bölüm!
* * *
Henüz bitmedi… Bu sabah eşimle kahvaltı ederken, evimizin okul tarafındaki balkonundan bir şangırtı koptu. N’oluyor diye koştuk: Küçük bir meyve suyu şişesi! Üçüncü kattayız biz; ama nasılsa kırılmamış! Evet, okul bahçesinde sabahın yedisinden beri, bağrış çağrış futbol oynayan, dakika başı küfreden ilköğretim öğrencileri atmış… Birbirlerini şikâyet etmekte yarışıyorlar. Bu arada şişeyi atanın sınıfını, şubesini bile söylüyorlar.
Bir saat kadar sonra müdür yardımcısı eve gelip özür diledi. Ben daha önce müdürü ve bir yazımda ilgilileri uyarmıştım; yine çocukların kontrolden çıkmış aşırılıklarından yakındım. Böyle beton sahada, bu kadar sert, kıyasıya futbola izin vermemelerini, aksi takdirde ciddi yaralanmalara yol açabilecek kazalara hazırlıklı olmalarını söyledim.
Çocuklar sahayı çeviren yüksek tellere de maymun gibi tırmanıyorlar. Bu çocukları korumak, çevreye zarar vermelerini önlemek, okul yönetiminin ve en başta milli eğitim müdürlüğünün görevi değil mi?
Biz tekrar Avustralya’ya dönelim… Soydaşımız başkalarının başına gelen felaketlerle eğlenecek biri olmasa da, yarı şaka yarı ciddi, “ Türkiye’nin o cıvıl cıvıl, rengârenk gündemine alıştıktan sonra, Avustralya’nın bu bezdirici durgunluğu insanı bazen çileden çıkarıyor…” diyor. Programlanmış robotlar gibi yaşamak istemiyor belki de:
“… Avustralya’da, seçimlerde kimin seçileceği, faiz oranlarının iniş çıkışı, ağzına mikrofon dayanan her politikacının ne diyeceği, bunlar da hep önceden belli. Bu dinginlik bazılarının işine de yarıyor tabii; milletin hangi malı ne hızla tüketeceği, bu yıl kaç kişinin ev satın alacağı, bu evleri ne renge boyayacakları, bu evlerde kaç çiftin boşanacağı, doğan çocuklardan kaçının özel okula gideceği, kaçının ileride muslukçu olacağı falan… her şey, ama her şey üç aşağı beş yukarı tahmin edilebiliyor. Siz elinizdeki paraları güzel güzel harcayıp iyi bir vatandaş olduğunuz sürece, kimse sizi herhangi bir sürprizle şaşırtamıyor…” diyor.
Ne var ki burada da trafik kazası, hastalık, haksızlık, yolsuzluk, siyaset haberleri, her gün yinelendikleri için duyarsızlaştırıyor insanları. O zaman, çok derinden üzülmüyor, yaralanmıyorsunuz; çılgınca sevinemiyor, şaşırmıyor ve fazla merak da etmiyorsunuz.
* * *
Gereksiz sürprizlerin, sivri fikirlerin, tıkır tıkır işleyen bu tüketim çarkını sekteye uğratacağı için, pek de iyi karşılanmadığını ekliyor Levent Efe.
Tüketim çarkı burada da aynı mantıkla işlemiyor mu? Aba altından sopa göstermesi de tıpatıp benzemiyor mu?
“Yeni Dünya Düzeni” diyorlar buna!
28/12/2006
Bizim Sakarya Gazetesi