Yapacak İşleri Bitmemiş!

Tarihî konakları, havucu, “kuru”su, seksen kat baklavası, yöresel yemekleri, telkari gümüş işlemeciliği ve el dokumalarıyla ünlü Beypazarı’ndayız.

Adapazarı’nda alışık olmadığımız bir havayı, tarihi solumaya başlıyoruz hemen; sanki ışınlanmışız!.. Adapazarı’nın, bacasından duman tüten neredeyse tek tarihi evi geliyor gözlerimin önüne… Ve bu evde seksen üçüncü kışını geçiren sevgili Suat Teyze…

Hava kararacak birazdan. Beyaz bir örtüye bürünmüş şehri Hıdırlık Tepesi’nden görelim hem de fotoğraflayalım diyoruz. Buradan bakınca şehrin görüntüsüne tamamen hâkimiz. Turistik düzenlemeler yapılmış özenle…

Hava çok soğuk. Çay bitmiş… Ama biz Türk’üz; zamanlı zamansız çay içeriz… On yedi kişiyiz deyince hemen yenisi demleniyor… Evlerin, sokakların ışıkları çoğaldıkça karelerimiz şenleniyor.

Üç katlı tarihi konak bizim için hazırlanmış bu gece. Bütün odaları dolduruyoruz. Sofada kilimler, yer minderleri, pencere önlerinde sedirler… En güzeli de ortada gürül gürül yanan dev bir soba; sesi bile yetiyor ısıtmaya! Dinliyoruz… Sobanın yanındaki sıcacık minderlere seriliyoruz, yorgun. Erkekler atalarından kalma bir oturuşla sedire kuruluyorlar, memnun…

Erdal Hoca bağlama görmüş aşağıda; bir isteğiniz var mı, diye soran genç kıza onu soruyor. Akordu bozukmuş, olsun. Uğraşıyor epeyce, ama düzelmeye niyeti yok öksüz bağlamanın.

Uyuşup kalmışız sobanın sıcağında… Açlığımızı unutmayı, burada böylece oturmayı öneriyorum… İşe yarıyor; hepsi zıpkın gibi fırlıyor!

Yemek yiyeceğimiz eğlenceli bir yer soruyoruz. “Bağevi”ni öneriyorlar. Burası aileye içki servisi olan tek tesismiş Beypazarı’nda. Yürüyerek gidermişiz, yakınmış.

Sora sora buluyoruz. Bağevi’nin sahibi Hüsnü Bey karşılıyor bizi. Sımsıcak bir karşılama… Masalar dolu. Belli ki gelen bir daha geliyor. Dekor da sıcak; tamamen ağaç kullanılmış.

Doğru yere geldiğimizi anlıyoruz. Ancak ben, yemek konusunu anlatacak yanlış kişiyim. Bir etyemez (balık yer) olarak, yöresel yemek adı altında sunulan tamamı etli yemekler arasında aç kalmam tehlikesi baş gösteriyor. Meze çeşitleri imdadıma yetişiyor sonra. Arkadaşlar çok beğeniyorlar yemekleri. Sunuş da çok güzel… Örneğin kavurmayı, yanan gazocağının üstünde, yayvan, bakır bir sahanda getiriyorlar. Güveçte etli pilavlar, güveçte yaprak sarmalar… Beypazarı’nın bir özelliği de yemeklere bir standart getirilmiş olması; hangi lokantaya giderseniz gidin, menü aynı.

Şansımıza, hafta sonları canlı fasıl da varmış. Bazı ortamlarda sohbeti bozabilir canlı müzik. Kaygımızın yersizliğini fasıl başladığında görüyoruz. Dalga dalga gelip sürükleyecek kusursuz bir gösterinin ilk nağmeleri henüz. Zamandan soyutlanmış bir haldeyiz. Sanki bizim de dahil olduğumuz bir tiyatro oyunu sahneleniyor. Fasıl var, türkü var, kaşık oyunu, çiftetelli var, mizah var… Biz varız… Büyük bir aileyiz. Mehmet Amca 80 yaşında; hem çalıyor hem söylüyor. Nakaratlarda coşkuyla eşlik ediyoruz. Arada piste çıkıp oynuyor. Peşinden Berrin Hanım ve en gençlerimiz Gülce’yle Özge, tefleri kaptıkları gibi fırlıyorlar. Biz de hiç nazlanmıyoruz.

Yöreye özgü kaşık oyunu gösterisi garsonlardan… Yemek servisinde kusursuzlar; bunu da aynı güzellikte yerine getiriyorlar.

Yıllar önce geçirdiği kazayı, bedeninde bıraktığı izleri gülerek anlatacak kadar yaşam tutkunu bir insan; Mustafa Kutlu… Harika bir ses ve tükenmez bir şarkı türkü dağarcığı… Emekli öğretmen Mesut Bey’le birlikte hem çalıp söylüyor hem de şakalarıyla güldürüyorlar.

Erdal Hoca durur mu? O da Cahit Sıtkı’dan bir şiirle katılıyor:

Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

Sanki yaşıyor şiiri. Böylece noktalıyoruz geceyi…

Konağa döndüğümüzde vakit gece yarısını çoktan geçmiş… Sabah 08’de kahvaltı istemişiz; kalkılacak… Sohbeti bitirmeye kıyamayanların sesleri ninni gibi… Uyku güzel, sabah kalkış rahat… Havasından mı?

Kahvaltımız sofadaki masalara hazırlanmış; sobanın üzerinde çayımız… Sepetlerde bazlamalar, simitler, Beypazarı “kuru”ları… Taze tereyağı, bal… Hepsi iyi hoş da niye yöresel peynirler koymazlar, hiç anlamam… Her şey tamam; peynir denince cimriliği tutuyor insanların.

Pınar sedirin üzerinde bağdaş kurmuş; Gökhan’la karşılıklı tavla atıyorlar. Dilek de fotoğraflarını çekiveriyor. Pencereden bakıyorum. Yavuz Bey’in makinesi boynunda; “av”dan dönüyor.

Toparlanıp çıkıyorum. Tepede restore edilmiş evlerin olduğu sokaklar var, oraya doğru yürüyeceğim. Arkadaşlar keyif faslını uzatacaklar anlaşılan; kimse heveslenmiyor.

Hava buz gibi. Birkaç fotoğraf çekiyorum yukarı mahallede, çocukları çağırıyorum: Durun bakayım şöyle!

Taş Mektep’in önündeki meydanda buluşuyoruz arkadaşlarla… Tarihi çarşının bir sokağında, sedire oturup içtiğim kahvenin ve yöresel ürünlere baktığım bir dükkânda sunulan baklavanın tadı damağımda.

Pazar kuruluyor yavaş yavaş.

Beypazarı Tarih ve Kültür Evi’ni (Müze) geziyoruz. Nurettin Karaoğuz bağışlamış bu konağı. Alt katında Roma, Bizans, Osmanlı dönemlerine ait eserler sergileniyor. Üst katlarda zaman durmuş… Gelin odası, oturma odası, çocuk odasındaki minik deri salıncak, mutfak; ocak, yer sofrası, kap kacak… Günlük kullanımdaki her şey tamam; sanki evdekiler gezmeye gitmiş de birazdan çıkıp gelecek.

Müze çıkışı pazarda gezinip birkaç fotoğraf daha çekiyor, alışveriş ediyoruz. Rengârenk yazmalar, bürgüler, çeşit çeşit dokumalar… Özge’nin başını bağlatıyoruz Beypazarı’nın Güler Abla’sına… Pek yakışıyor!

Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden Taş Mektep 19. yy. ortalarında yapılmış. Konaklama yok; sadece yemek yiyip dinlenebiliyorsunuz. 2005 yazında gelmiştik biz buraya. Çok sıcak bir gündü; bahçede, asmaların gölgesinde oturmuştuk.

Beypazarlı’nın dünya görüşünü yansıtan bir öğe var bu eski evlerde. Çok ilginç gerçekten: Üst katlarda, “Çantı” dedikleri bir bölümü işlemeden bırakırlarmış. Bu da dünyada yapacak işlerinin bitmediğini vurgulamak içinmiş! Bizim de Beypazarı’nda işimiz bitmedi aslında… Önce, sık sık gelelim biz buraya, diyor; sonra yılda bire indiriyoruz.

Dönüş yolunda ilk durak Çayırhan… Kuş Cenneti’nin dibinde termik santral!!!

Göl çevresini kuşatan ilginç yeşil-gri tepeler… Aslında ışık, renkleri belirginleştirecek, sarı, mavi, kırmızı tonlarını da iyice ortaya çıkaracak yamaçlardaki katmanların, ama bugün ve bu saatte böyle bir ışık yok. Yine de kötü değil. Uzaktan çekiyoruz… Pek doyurucu da değil. Biraz yakınına gitmek istiyoruz.

Yol dar, yol kenarındaki toprak çamur kıvamında. Yakınlaşıyoruz. Evet, görüntü daha güzel buradan, ama çok kısa sürüyor fotoğraf faslı: Çamura bastıkça ayakkabılarımız ağırlaşıyor, temizleme refleksiyle samanlara sürtünce onlar da yapışıyor; çok komik görünüyoruz. Kaptanımız hiç de komik bulmuyor; aracın girişine gazete serip ayakkabıları çıkarttırıyor. Aracı bu dar yolda çamura saplamadan geri döndürmeyi başarınca, verdiği cezayı unutup alkışlıyoruz.

Kısa bir ara verdiğimiz dünya işlerine dönmek üzere Adapazarı’nın yolunu tutuyoruz… Aklıma takılıyor; şöyle mi demek istiyor Beypazarlılar bir bakıma: “Yapacak işlerim var” diyebilmek, yaşamak demek!..

08/02/2007

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir