Maske

Hıfzı Topuz

Hıfzı Topuz


Enis Batur’un kütüphanesinde 15 bin kitabı varmış. “Kütüphaneye, kitaba aşkım var, saklayamam. Ama her şeyimi kontrol altına almasını istemiyorum” diyor. Kitabın işgalci olduğunu düşünüyor:“Sırf kitapları için ikinci bir mekân yaratanlar bile var. Bunlar varlıklı kişiler de değil.”

Eskiden kütüphanesinin sürekli büyümesini istermiş, ancak artık vaktinin azaldığını, kitaplarının sayısını bine indirmeyi hedeflediğini, kendini böyle bir eleme yapmak zorunda hissettiğini belirtiyor. Bunun için giriştiği düşünce eyleminden bile bir kitap çıkarmış: “Kütüphane!”

Hıfzı Topuz’un da çok zengin bir kütüphanesi ve arşivi, değerli tabloları ve başka sanat eserleri var evinde. Kara Afrika Sanatı’na ise özel bir ilgi duymuş ve ciddi bir koleksiyon oluşturmuş. UNESCO’da çalıştığı yıllarda, Afrika’da eğitim programlarında görev almış; Paris’teki evine dönüşlerinde hep taşımış bu maske ve heykelleri.  Afrika’da bile bulamayacağı yapıtları, Paris’te keşfettiği bazı müzayedelerden almış. Bir de Afrika’dan kendisini tanıyan satıcılar, merakını bildiklerinden kendisini Paris’te de bulmuşlar.

Kara Afrika Sanatı adlı kitabında Batılıların bu sanatla XIX. Yüzyılın ikinci yarısında tanıştıklarını ve önceleri bunu ilkel bir sanat türü sandıklarını söylüyor.

“…Afrikalıların yüzlerindeki maskeler, gördükleri, heykeller ne eski Mısır, Yunan ve Roma heykellerine benziyordu ne de klasik çağın resimlerine.

Batılılar bu yapıtları acemi ve naif yerlilerin, belki de yamyamların (!) yaptıkları şeyler sanıyor ve kahkahalarla gülüyorlardı. Maskelerdeki yüzler hiç insan yüzüne benzemiyordu, her şeyi nasıl abartmıştı bu Afrikalılar. Neydi o patlak gözler, upuzun yüzler, dört köşe dudaklar,…, maskelerden yerlere kadar uzanan sazlar, boncuklarla donatılmış kafalar… Böyle sanat mı olurdu? Ne çılgın insanlardı şu zenciler!”

O yıllarda gemicilerin, sömürgelerden dönen memurların anı diye getirdikleri maskeler ve heykeller eskici dükkânlarına taşınır, uzun süre tozlanıp çürüdükten sonra yok pahasına satılır. Buralarda dolaşanların zaman içinde ilgisini çekmeye başlar bu değişik yapıtlar. Avrupalı sanatçılarda bunları taklit etme eğilimi uyanır. Hatta şu sıralar İstanbul’da yapıtları sergilenen Picasso’nun sanatının bir dönemine adını bile verir: “Période Negre”. Picasso’dan başka Matisse, Derain, Braque, Tristan Tzara gibi sanatçılar da Kara Afrika sanatından esinlenerek birçok yapıt ortaya koyarlar. Ne var ki maskenin ruhu olduğuna inanan Afrikalıların yapıtlarındaki manevi içerik bunlarda bulunmaz.

Korku esir almıştır Kara Afrikalıyı; yoksulluk, bilgisizlik, ilkel yaşam koşulları içinde, umut ve dayanılmaz korkular arasında gidip gelir. Sanatı da işte bu duyguları yansıtır.

Maske onların inançlarının bir ürünüdür; atalarının ruhlarından, kutsal ruhlardan, dağın, taşın, şimşeğin, ateşin ruhundan (onlara göre her şeyin bir ruhu vardır) güç alır. Mistik inançların, geleneklerin toplumda kuşaktan kuşağa iletilmesini sağlar. Yaptırım gücü de vardır; toplum düzeninin temelindeki kuralları savunurken, bunlara uymayanları cezalandırır. Yöneticiler aldıkları kararları maske aracılığıyla meşrulaştırırlar. Maskenin sorumlusu olmak,  kişiye saygınlık kazandırır, hem de bazı çıkarlar sağlar.

Özelliklerine bakarak, maskenin hangi topluluğa ait olduğunu anlayabilirsiniz; hepsi farklıdır. Dolayısıyla yüzlerce çeşit maske vardır Kara Afrika’da. Maske taşıyıcısı, temsil ettiği kutsal gücün kişiliğine bürünür. Bunun için bir ruhsal eğitimden geçmesi gerekir.

Maske veya heykel yapan sanatçının sorumluluğu büyüktür; doğaüstü güçleri temsil edecek yapıtını yaratırken mistik bir coşku içindedir. Ancak, geleneklere uymak zorunluluğu vardır sanatçının. Yani belli sınırlar içinde kalarak yepyeni güzellikler yaratacaktır.

Köy köy dolaşıp maske ve heykel toplayan eskici esnafı bunları önce kentteki büyük tüccara götürür. En değerli yapıtları o alır ve Avrupa’nın Amerika’nın önemli merkezlerindeki mağazalara gönderir. Geri kalanını da ya kapı kapı dolaşıp satar ya da antikacılara bırakır. Elverişsiz saklama koşullarında bunların büyük bir kısmı bozulur, kurtlanır, çürür; değerini bilmeyenlerin ellerinde ziyan olup gider. Şöyle diyor Hıfzı Topuz:

“Kara Afrika’nın sanat mirası işte böyle yitirilmiştir, ama Afrika öyle bir hazinedir ki ne sömürgeciler onu tüketebilmişlerdir, ne de onlardan sonraki sanat koleksiyoncuları.”

Hıfzı Bey, UNESCO’daki görevi süresince (24 yıl) büyük bir titizlikle biriktirdiği sanat yapıtlarını, daha sonra Paris’ten İstanbul’daki evine taşımış. Bizim ziyaretimiz sırasında üçüncü kat Kara Afrika Koleksiyonu’na aitti. Her biri etiketlenmiş, numaralandırılmış; sanki biraz buruk, ayrılık gününü bekliyordu. Bir kısmı Eskişehir Osmangazi Üniversitesi kütüphanesinde özel bölümdeki yerine konulmak üzere önceden gönderilmişti. Kara Afrika kültürünü yakından tanımış bir insan olarak, yıllarca birlikte yaşadığı, emek verdiği maske ve heykellerinden ayrılma zamanının geldiğine; onları bundan sonra yine aynı özenle koruyup yaşatacak olanlara teslim etmeye karar vermişti artık Hıfzı Bey. Çeşitli ülkelerde yaşayıp biriktirdiği anıları ve araştırmaları gayet düzenli bir arşiv haline getirmişti. Çalışma hayatındaki başarıların ardından emeklilik günlerinde, bu birikim de meyvesini verdi, onurlandırdı onu. Bizlere de yepyeni ufuklar açacak değerli kitaplar kazandırdı, kazandıracak.

İşte hayat böyle bir şey; her şey gelip geçici… Elde kalanın değeri ise seçmesini bilip emek verene bağlı.

22/12/2005

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir