“Mavi Bize Kalacak”

Antalya’nın sonbaharı bir başka güzeldir. Hava serinlemiş, günler kısalmış ne gam; sürprizlere açığız… Kemer’de sert esen rüzgâr, gider gitmez denize atlama hayalimizi söndürdü. Deniz dalgalı, hava soğuktu; şaşırttı bizi.

Antalya kıyılarında rüzgârın yönüne göre cennet koylardan birini seçer, yaz günlerini aratmayacak bir gün yaşarsınız. Antalya böyle bir yer. Ertesi gün biz de öyle yapıyoruz, Kemer’de kalmayıp, Musa ve Markiz Dağlarının poyrazdan koruduğu Karaöz’e gidiyoruz. Bu mevsimde güneşin; bizi bir kez daha güzelliğiyle şaşırtan denizin, yeşilin, huzurun tadını çıkarıyoruz. Karavanla gelip kamp kurmuş Avrupalı bir çift var. Sırayla birbirlerinin saçlarını kesiyorlar; uzun zamandır geziyor olmalılar… Bir kayığa doluşmuş kocaman şapkalı balıkçıları kaçırmıyoruz; hem uzaktayken, hem de yakınlaştıklarında deklanşöre basıyoruz.

Dönüşte hava değişiyor, ama Kumluca sahilinde eşsiz görüntüler yakalıyoruz: Uçsuz bucaksız kumsalda patlayan bembeyaz dalgalar… Gökyüzünün yarısı masmavi, diğer yarısında iyice alçalmış kara bulutlar güneşi örttü örtecek… Birkaç dakikada her şey bitecek…

Ertesi gün hava kapalı ve serin; Çıralı’da şansımızı deneyeceğiz. Gelmişken bir günümüzü buraya ayırmamak olur mu? Hep bu mevsimde geldiğimizden dallardaki narlarla, limon ve portakallarla canlanır hayalimde Çıralı… Toprak yolda yürüyen insanların yüzlerinden büyülü bir mutluluk yansır. Siz de telaşsız, fazlalıklardan arınmışsınızdır; şaşırmazsınız…

 

Evler ve pansiyonlar tek katlıdır, deniz kıyısından bakılınca görünmezler; ağaçlar ve dağlar görünür yalnızca. Kumsal geniştir ve kilometrelerce uzanır.

Denize girdiğimde her zamanki gibi, ‘İyi ki girdim!’ diyorum. Caretta Carettaların yumurtladığı kumsalda yürürken iri bir kurt köpeği bize eşlik ediyor; görenler bizim sanıyor. Kıyıda oturmuş denizi seyreden aksakallı, güleç yüzlü Hintliyle oynarken çekiyoruz fotoğraflarını. Sonra küçücük bir köpeğe havlıyor bizimki, o da karşılık veriyor. Sahibi bize bakıyor, ‘Hadi çağırın!’ der gibi. ‘Bizim değil!’ dediğimiz anda adamın yüzündeki ani değişmeye çok gülüyoruz tehlike geçince.

Akçay’ın durgun yüzeyindeki yansımalar enfes!.. Antik kentin (Olympos)  bulunduğu vadiden akarak denize kavuşmadan önce…

Rüzgâr kararlı, ama biz ondan kaçarken her gün, başka başka koylarda ‘Merhaba!’ diyoruz Akdeniz’e. Phaselis’e saptıktan sonra, deniz kıyısına çabucak ulaşmak istiyorum. Ama o da ne?.. Yolun iki tarafında, çam ağaçlarının altı birden siklamen* tarlası! Oysa daha önceki gelişlerimizde de görmüş ve büyülenmiştik güzellikleri karşısında… Bu sefer daha mı sıklaşmışlar ne? Pembe tonlarında, koyulu açıklı… Yine çıktı makineler, üçayaklar… ‘Ne kadar güzelsiniz!’ diyorum durmadan…

Phaselis M.Ö. 7. yüzyılda kurulmuş. Rodoslu Lakios, araziyi bir çobandan alıyor. Henüz para icat edilmemiş… Bir miktar arpa ekmeği ya da kurutulmuş balık teklif ediyor çobana… Daha önce ‘kuru balık’ görmemiş olan çoban onu seçiyor. Bu efsaneden dolayı kurutulmuş balık adamak gelenek haline geliyor. Böylece Phaselis Adağı, ucuz bir adağı ifade eden bir deyim olarak kalıyor.

 

 

Yirmi metreden daha geniş ana cadde, çarşı, gymnasion, döşemeden ısıtmalı hamamlar, tiyatro, Roma İmparatoru Hadrian’ın şehre gelişi onuruna yaptırılmış mermer kapı, su kemerleri… Antik kentin görkemli günlerindeki canlılığını hayal edince yıkıntılar hüzün veriyor insana.

Phaselis’teki üç limandan en önemlisi güneydeki… Yatlar, gezinti tekneleri dalgadan kaçıp buraya sığınmışlar. Karşıdaki dağın tepesine kar yağmış gece. Niyetimiz, kaçırdığımız yazı burada tekrar kuyruğundan yakalamak! Antalya bize fazla zorluk çıkarmıyor doğrusu: Deniz hafif serin bir limonata gibi, hava güneşli ve sıcak…


“Toprağı, suyu, bulutu, maviyi mıncıklayıp posasını çıkarmak isteyenler bir başka gezegenin masalını nasıl yazabilirler ve bu sahte masala umudun ışığı adını nasıl verebilirler?

Her birimiz gidip görmediğimiz bir başka gezegenin düşleriyle yanıp tutuşuyor; kendi gezegenimizin sonsuzluğuna aldırmadan…

Ne iyi!.. Dünya bize kalacak.

Mavi bize kalacak. Yeşilin türevi, iğne yapraklı çam ağacının sulara yansıyan gölgesi bize kalacak.

Ay ışığında yakamozlanan derin mavi sular ve geveze cırcır böceğinin Ege ve Akdeniz’i bize kalacak.

Neyiniz varsa alıp götürün; mızraklarınızı, toplarınızı, böbürlenip biriktirdiklerinizi de alıp götürün.”

“…Ne iyi!.. Dünya bize kalacak.

Belki o zaman, yani sizler gittikten sonra, birer birer, eski sarı defter yaprakları arasında unuttuğumuz çiçekleri buluruz.”

“…Ne çok güveniyorsunuz kendinize!

Sıkı sıkıya bağlandığınız, iki kere ikinin dört ettiği de bir saptırma değil mi?

İnanın, kendi doğrularınız hayatın kendisi değil. Hayatın kendisi bilinmeyenlerle, sevinçlerle dolu. Her mevsim, kendini tekrarlamıyor; doğa, her mevsim kendini yeniliyor. Bir gün bu dalda, bir gün öbür dalda açıyor çiçeğini. Yangından, sizin yangınlarınızdan arta kalan toprak, küller arasından nergis çiçeğini doğuruyor bahar gelir gelmez.

Ege ve Akdeniz’in sularında yıkanmayanların bunu anlaması güç, biliyorum.

Ne iyi!.. Dünya bize kalacak. Koskoca yeryüzü toprağının bir kıyısında ayağımızı tuzlu sulara değdireceğiz ve uzun bir yolculuğa çıkacağız.

Kimseyle alıp veremediğimiz bir şey yok.

Rüzgârı, yağmuru, bulutu, dalgaları, çiçekleri, sesi ve sessizliği ile ‘mavi’, tek derdimiz…”**

01/12/2005

Bizim Sakarya Gazetesi

 

*Cyclamen cilicium, Orta Toroslar’da çam ve köknar ormanlarında, kayalık, taşlık yamaçlarda ve çalı altlarında 700-2000 metre arasında doğal olarak yetişen endemik (oraya özgü)  bir siklamen türüdür. Sonbaharda, Eylül’den Kasım’a kadar çiçeklenir.

** Gürol Sözen /Mavi Uygarlık /T. İş Bankası Kültür Yayınları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir