Çilekli Dondurma


Ünlü bir meydan… Ünlü bir pastane…

Önündeki kaldırıma sıralanmış minik masalarda oturuyoruz. Köşede, iyi giyimli, kibar görünüşlü bir bey elindeki kitabı okuyor. Emeklilik günlerinin tadını çıkarıyor belli ki. Aynı yaşlarda iki hanım da başka bir masada sohbet ediyorlar. Birazdan kalkacaklar, kalkarken o beyle selamlaşacaklar.

Kahvelerimiz geliyor. Birer de pasta… “Milföy” ısmarlıyorum ben. Öğrencilik günlerimde bir pastaneye dadanmıştım. Çok güzel yapardı bunu. Bir gün onu yedikten sonra midem bozuldu; bir daha da ağzıma sürmedim. İşte şimdi önümde yeniden!

Tam gezme havası; ılık, güneşli… Dünyanın her yerinden, çeşit çeşit insan buraya akıyor. Heykel bolluğu şaşılası… Ayaklarınıza kara sular indiğinde; parklarda çimenlerin üstünde mi, tarihi bir anıt çeşmenin kıyısında mı yoksa bir sokak kafe’sinde mi dinleneceğiniz size kalmış.

İster istemez seyrediyoruz önümüzden gelip geçenleri… Çoğu turist. Bir çift gelip oturuyor ön sıradaki masaya. Tamam, birazdan bir kamera şakasına şahit olacağız, diyoruz. Ufacık, toparlacık ikisi de. Giyimleri, halleri taşralı ama kendine güven tam, ikisinde de…

Kadın, siyah dalgalı saçlı, gözlüklü… Adamın kendisine âşık olduğundan da öylesine emin ki… Panter desenli penyesi kahverengi tonlarında… Belden büzgülü eteği mavi-beyaz-kırmızı desenli… Ayağında yemyeşil plastik terlikler, elinde de bir kask var. Kaldırımın kenarında bir motosiklet duruyor. Herhalde onların. Kalabalıktan görmemişiz indiklerini. Göze çarpmayacak gibi değiller çünkü.

Ne yiyeceklerine karar veremiyorlar bir türlü… O sıkıntılı süre uzayıp duruyor ama onların bunu dert ettikleri falan yok… Parmaklarını resimlerin üzerinde kaydırarak, kendi aralarında tartışarak, arada garson kıza da bir şeyler sorarak güle oynaya seçiyorlar. Kadının kolunda kocaman bir saat var…

Kız, makul bir bekleme süresini çok çok aşmasına karşın hiç renk vermiyor, gülümseyerek dikiliyor ayakta. Belki o da bizim gibi bunun bir şaka olduğunu düşünüyor.

Dondurma istiyorlar. Resmin üzerine parmağını koyup gösteriyor kadın… Aman yanlışlık olmasın!

Görmeliydiniz dondurmayı çocuklar gibi keyifle yiyişlerini! Kadın, kaşıkla şakır şukur sesler çıkararak iyice sıyırıyor kâseyi. Kabın şekli uygun olsa eminim yalayacak da!

Adam, garson kızı çağırıp kendi kâsesini uzatıyor ve dondurmanın çilekli kremasından biraz daha koymasını istiyor. Kız, yanımızdan geçerken bize göz kırpıyor… Krema dolu yeni bir kâseyi getirip masalarına bırakırken, bunun için para almayacaklarını belirtiyor. Adam, onu da silip süpürüyor. Şık kâğıt peçeteleri özenle katlayıp cebine yerleştiriyor.

Sıra hesabın ödenmesinde! Biz de nihayet oyun çözülecek diye bekliyoruz. Yok! Yine bir şey çıkmıyor…

Sonra kadın sandalyeden hop diye atlıyor, kaskını alıp motosiklete değil de başka yöne doğru alıp başını gidiyor… Ne de çabuk yürüyor! Adam yetişemiyor, sesleniyor. Kadın arkasına bile bakmadan bağırarak bir şeyler söylüyor. Adam dönüyor, motosikletine biniyor ve geniş meydanın trafiğine dalıyor. Ayrı ayrı gözden kayboluyorlar.

Arkalarından bakakalıyoruz…

Düşünüyorum da; niye illa her şeye bir anlam yüklemeye çalışıyoruz ki?

***

Burası neresi mi? Dünya’dan bir kent işte… Sahi, niye merak ettiniz ki?..

01/07/2010

Bizim Sakarya Gazetesi