DÜŞÜNEREK…

DÜŞÜNEREK

Bu şehre ilk kez gelen bir yabancı, ortalama bir gözlem yeteneğiyle, Adapazarı’nın Arabistan’dan turist akınına uğradığını sanır ilk anda. Sonra da merak eder onları buraya çekenin ne olduğunu. Bu çağda böylesine arabesk görüntülerin Arap ülkelerinde bile beğenileceğini sanmam. Ne oluyor Allah aşkına? Nedir bu yarış? Gençler, gençliklerini unuttu mu? Örtülü kadın egemenliği mi kurmaya adadılar kendilerini? Bu sıcakta, gözalıcı renklerde eşarplarla katman katman sarmalanmış, arkası upuzun başlar, makyajlı yüzler… Ne kadar önem verilmiş, uğraşılmış, belli.

Gençlik çok çabuk geçiyor arkadaşlar, uyanın! Eğitimli gençler, hiç değilse siz bilin laikliğin kıymetini, ne olur! Okuyun, düşünün, araştırın… Atı alan Üsküdar’ı geçiyor, biz nerelerdeyiz! Gençlik rüyadan uyansın ki ilerleyelim. Tüketim toplumu olduk çıktık! Bütün kesimlerin birleştiği tek nokta bu: Tüketmek!  Tek ortak noktamız…

Bir “Ilımlı İslam” olgusu yarattılar, sonra o kesime de tükettirmenin formülünü buldular. Kandırmakta da hiç zorlanmadılar…

Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden, ödüllü akademisyen, Yard. Doç. Dr. Özlem Sandıkçı ve toplumsal tüketim uzmanı Prof. Dr. Güliz Ger’in yaptıkları “Türban, Tesettür ve Moda” başlıklı bir araştırma var; İslami kesimin tüketim eğilimlerine ilişkin, basında yayımlanan ilk bilimsel araştırma olma özelliğini taşıyor.* Buradan bir alıntı:

“1990’lar tek ve aynı tip modern kimlik kavramının da hızla sorgulanmaya başlandığı yıllar oldu. Çeşitlenmiş tüketim pratikleri ile şekillenen farklı yaşam biçimleri modern kimlik inşasında ve ifadesinde birbirleriyle rekabete girdiler… Modaya, gösterişe, teşhire, markalı ürün kullanımına odaklanan “televole” kültürünün yanı sıra milliyetçilik, tarih ve İslam gibi farklı hassasiyetlerden ilham alan tüketim tarzları da ortaya çıktı.”
“Sokaklarda görülen şık beyaz pantolonlu, kavuniçi ince keten gömlekli, başındaki kavuniçi – beyaz desenli başörtüsünü önden ve arkadan gömlek yakasının içine sokmuş, uzun ince topuklu, sandaletli kadınlar beğeni, eleştiri ya da hayret uyandırıyor. Dikkatle alışveriş yapan bu kadınlar, eğer bu sezon soyut desenler “moda” ise asla “allı güllü” başörtüleri kullanmayacaklarını söylüyorlar.”

İslamcı orta ve yüksek gelir sahipleri, Batı’nın tüketim ve gösteriş odaklı yaşam anlayışına, az tüketen, gösterişten uzak bir yaşam alternatifi getirecek değildi ya! Onların başı kel miydi? Her türlü teknoloji ürününü evlerine sokacak, ama İslama aykırıdır diye biblo benzeri süs eşyasına yer vermeyeceklerdi. Son model otomobilleriyle denize gidecek, ama haşemayla yüzeceklerdi. Kapanırken güzel görünmekten vazgeçmesinler diye çeşit çeşit eşarplar, iç boneler, başın arkasını dolgun gösteren vatkalar, iğneler, broşlar, … üretilecekti onlar için. Tesettür firmaları defileler düzenleyecekti.

Diğer yanda da Batı tarzı yaşam biçiminin yozlaşmış halini görüyoruz… Bizden değiller; dünyaları apayrı onların da! Atım tutum görgüsüzlüğünün, bilinçsizliğin, sorumsuzluğun başka bir boyutu o da…

Eskiden az çok benzeşirdik, Türk insanı aşağı yukarı tanımlanabilirdi, değil mi? Yabancılaştık birbirimize…

Gelin bırakalım bunları, bu kötü rüya bitsin! Göğsümüzü gere gere biz Türk halkı olarak işte böyleyiz diyebilelim. Eller gıpta etsin… Unutturulmak istenen özelliğimizi, “dinde hoşgörü”yü yeniden tesis edelim. Hiçbir şeyin fanatiği olmadan; aklın, sağduyunun gösterdiği yolda, bilimde, sanatta, felsefede ilerleyeceğimiz kanalları açalım. Yönetimlerden, kültüre daha fazla kaynak ayırmalarını isteyelim, gereksiz harcamalara tepki gösterelim.

Dünyaca ünlü Türk fizik bilgini Feza Gürsey’i bilenimiz azdır. Bakın ne diyor:

“Toplum musikiyi, resmi, şiiri lüzumsuz bulduğu anda, o toplumda her fert dâhi bile olsa, sanatkâr yetişmez.”

Toplumu neden böyle boş kafalı bıraktıkları belli:

“Düşünmeyi öğrenememiş yani, felsefe geleneği olmayan toplumlarda hazır formüller ve kolay tanımlar, büyük kitlelerce hemen benimseniyor. Kitleler, kendilerine kolay gelen ve emek harcamalarını gerektirmeyen çözümleri çabucak özümsüyorlar. Böylece, gerek üretkenlikleri gerekse yaratıcılıkları yozlaşıp yavaş yavaş yok oluyor. Bu gibi toplumlar, görünüşte görkemli eğitim kurumlarına sahip olsalar da düşünen, araştıran, eleştiren, yaratan çağdaş insanı yetiştiremedikleri için gerçekte aydın yoksulluğu çeken toplumlar olarak kalıyorlar.” (Prof. Dr. Necla Arat)

Bizi düşünemeyen bilgiçler ordusuna çevirmek istiyorlar, ama biz tüm yönlendirmelere inat doğruyu arayalım yine de… DÜŞÜNEREK!..

03/08/2006

Bizim Sakarya Gazetesi

*2005’in Şubat ayında Milliyet gazetesinde yayımlanmıştı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir