Kötü bir rüyaymış meğer… Bitişiğimizdeki ilköğretim okulunun bahçesinde futbol oynayan çocuklardan biri, bizim oturduğumuz üçüncü katın balkonuna çıkmış, atlamak üzereydi. “Eyvah!” demeye kalmadı, çocuk betona atladı. Bakamadım. Öteki çocukların bağrışmalarını duydum. Kulaklarımı tıkadım çığlıklara… Yapabileceğim bir şey kalmamıştı artık… Ve uyandım.
Bu çocukların gerçek yaşamdaki halleri bana çok dokunuyor; bu yüzden rüyama girmiş olmalı. Çocukların oyun oynamalarına karşı değilim tabii, ama bir şeylerin yanlış gittiği de belli:
(Tam bunları yazmaya başlamışken, yemin ederim, okul bahçesinde üç el ateş edildi. Saat 20.52. Bu ne şimdi?.. )
Yaz ayları boyunca, mahallenin çeşitli yaş gruplarından erkek çocukları akşam, ta hava iyice kararıncaya kadar o beton zeminde top koştururlar. İyi hoş, ama küfürsüz bir dakika bile geçmez. Gırtlaklarından çıkabilecek en yüksek sesle hem de… Ayıplamak, uyarmak yararsızdır. Okul zamanı dışında kızların ayak basmaması da bundandır.
Önceden, topu havaya diktiklerinde ya sokağa kaçıyordu ya da bizim balkonlardan birine. 8-10 metrelik tellerle çevirdiler, ama yine kaçıyor. Garajın üstüne çıkıyorlar, tellere tırmanıyorlar… Gözü peklik gösterisi yapıyorlar. Bazen alkış alıyorlar arkadaşlarından. Okul zamanıysa kız öğrenciler çığlıklarıyla destekliyorlar bu gösteriyi.
Top tellere geldiğinde çok rahatsız edici bir ses çıkıyor. Çevre sakinleri bütün gün bu sesle irkiliyor. Ama onlar futbol oynarken dünyayı unutuyorlar. Bazen bilerek tellere atıyorlar topu; bu sesten hoşlanıyorlar.
Çocukların yararlanacağı ortamlar değildir bizde okul bahçeleri. Yaz sıcağında birkaç ağaç gölgesi, birkaç bank, iki de basket potasıyla, beton dökülmüş geniş alanlar… Oysa birçok seçenek sunmalıyız çocuklara. Özgür ortamlar, yaratıcı ortamlar; bedensel, zihinsel gelişimlerini gerçekleştirecekleri…
Yeşillikler içinde özgürce koşmalılar… İnsan yapımı tehlikelerden uzak tutulmalılar… Tatillerde eğitim başka bir açıdan devam etmeli. “Nasıl oyalayalım?” sorunu değildir yani…
Avustralya’da yaşayan arkadaşım anlatmıştı. Oğlu ilkokuldaydı o zaman. Babası tatil için Türkiye’ye gelirken onu da getirmek istiyor, ama onun okulu var. Bizim yazımız Avustralya’nın kışı, malum… Öğretmenine gidiyorlar; hiç düşünmeden izin veriyor. Diyor ki: “Doğduğu ülkeye gidecek; akrabalarına kavuşacak, yeni insanlar tanıyacak, yeni yerler görecek, birçok izlenim edinecek… Bulunmaz bir eğitim! Bu yaştaki bir çocuğun eğitimi için kaçırılmayacak bir fırsat! Burada on beş günde kaçırdığının, bunun yanında hiçbir önemi yok.”
Önümüzdeki hafta okullar açılacak; aynı çocuk oyunları, aynı şarkılar öğretilecek, bizim zamanımızdan beri değişmeyen. Çığlıklar, koşuşmalar başlayacak. Sözünü dinletmek için bağıran öğretmenlerine; “Ama öğretmenim…” diye hep bir ağızdan karşı gelecekler. Öğretmen daha çok bağırmak zorunda kalacak sesini duyurmak için… Kabına sığamayan erkek çocuklar, dört bir yanı yüksek tellerle çevrili beton sahaya kapağı atınca özgür “-müş gibi” olacaklar… Sınıflarda ders yapılırken de futbol bağrış kıyamet sürecek. Birbirlerini ünlü futbolcuların adlarıyla çağıracaklar. İçlerinden biri maç spikerlerinin acayip konuşmalarına öykünerek seslendirecek maçı.
Eğitime, eğitimin özündeki amaca gereken önem verilmiyor. Ezbere dayalı öğretim de kültürlü insanlar yaratmıyor. İçimiz rahat değil…
Partilerüstü politikalarla çağdaş eğitimin ilkeleri ve hedefler belirlense, yapılacak ne çok şey var. Çocuklarımızın bedensel ve ruhsal gelişimleri buna bağlı. Yapabileceğim bir şey kalmadı, diyerek kulaklarımızı tıkamak, gözlerimizi kapamak istemiyoruz…
14/09/2006
Bizim Sakarya Gazetesi