Yazımı yazmakta olduğum sırada korkunç bir haberle sarsıldım… Birkaç dakika önce Ankara’da, Ulus’ta bir bomba patlamış ve… Biliyorsunuz işte…
Teknolojiye hazırlıksız yakalanan insanlarız biz. Teröre ve daha birçok şeye… Gerçek bu!
Geçen hafta Sakatlar Haftasıydı… Bir hafta geçmeden kim bilir kaç yurttaşımız daha sakat kaldı. Lanet olası terör ve trafik kazalarıyla…
Aşağıdaki öykü, dünyadaki tüm kötülüklere, tüm güçlüklere, tüm acılara rağmen… ve bunlarla savaşmayı hiç bırakmadan… ama güzellikleri de seçerek; küçük dünyalarımızda, küçük mutluluklarımıza sarılarak… yaşamak ‘zorunda olan’ biz “yaşayanlara” yazıldı.
***
İçimizden biri, Mustafa Kutlu… Beypazarı’nda tanımıştık onu… Sagüsad gezisiydi yine; şubattı… Tadı damağımızda kalmıştı; yineledik hemen, üç ay içinde. “Bağevi”ndeki o sımsıcak dostluk havasını, türkülü fasıllı o geceyi unutamadık. Şöyle yazmışım o gezi yazısında: “Yıllar önce geçirdiği kazayı, bedeninde bıraktığı izleri gülerek anlatacak kadar yaşam tutkunu bir insan; Mustafa Kutlu… Harika bir ses ve tükenmez bir şarkı türkü dağarcığı… Emekli öğretmen Mesut Bey’le birlikte hem çalıp söylüyor hem de şakalarıyla güldürüyorlar.”
Sözü ona bırakıyorum, yorumu da sizlere…
– Çayırhan Termik Santralı’nı görmüşsünüzdür gelirken. Orada 26 sene görev yaptım ben… Sene 1981… 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece, saat 12 sularıydı. Beypazarı’na gelmemiz icabetti. Dört arkadaş bindik arabaya, fakat… büyük bir talihsizlik… Beypazarı’na 10 km kala benim film koptu. Bir BMC kamyonun altına girmişiz. Ben bir buçuk ay sonra, Ankara Numune Hastanesi’nde gözlerimi açtım. Kendime geldiğimde gördüğüm şeyler şunlardı: Sol gözümü kaybetmiştim. Kafatasım buradan (eliyle alnının sol tarafını gösteriyor) darbe görerek kırılmış ve görme sinirim kopmuş. Sağ gözüm de sola girmiş… Yani 15 derece açıyla görüyorum ben. Şimdi size bakıyorum, ama başım bu tarafa dönük işte… Sol kolum altı santim kısaldı; 9 vida var. Sol ayağım 15 cm içeri girdi. Dizden delmişler, 16 kg.lık ağırlık bağlamışlar, yavaş yavaş yerine gelsin diye… Ameliyat edilirse sakat kalma durumu varmış.
Tam ben bu pozisyonda hastanede yatıyorum, doktor da hastaları geziyor… Benim de bulunduğum iki kişilik odanın yanına geliyor. O sırada ben: “Odaanaa serdim halii…” diye şarkı söylüyormuşum… şöyle bir bakmış içeri… Yanındakilere, “Buraya uğramayalım biz ya!” demiş. “Hayrola hocam niye?”… “Bu herif dünyalı değil!” demiş. “Dönüşte uğrayalım, yaşıyorsa ona da bakarız…”
Benden sekiz-dokuz yaş küçük bir hasta vardı, yan tarafta. Otobüsün muaviniymiş… gel gel gel derken nereye bakıyorsa, ayağını unutmuş tekerin altında… Bir tek, ayağının başparmağı kırılmış, başka da bir şeyi yok. Onu da çiviyle tutturmuşlar… Seninki “uayyyy, uayyyy” diye bağırıp durdukça sinirlerim bozuldu. Dedim, “Niye ‘Vay!’ diyorsun koçum?”… Dedi: “Vallahi başparmagim agrir, kurbanin olim.” “Peki, benim neyim var?” dedim. Hepsini saydı… “Peki ben niye bağırmıyorum?” dedim… “Vallahi sana bir şey söylim mi… soracam da, kızarsın diye sormuyom… sen niye bagırmiyorsun sahi?”
Hastanede 6 ay yattım. Kısa bir zaman değil… Bunun bir buçuk ayını hatırlamıyorum. Orada kaldığım süre içinde üç görevim vardı: Birincisi hastayım, ikincisi moral hocasıyım, üçüncüsü de refakatçiyim… Saat 10’dan sonra hastabakıcı falan arama! Hemşireler de iğne saatinde gelirlerdi o zaman. “Mustafa Bey, seni şu numaradan çağırıyorlar.” dedikleri zaman, ben de alırdım koltuk değneğimi, yavaş yavaş giderdim. Otururdum… Sohbet başlardı. Ortopedi servisi olduğundan, hastaların kiminin kolu ağrır, kiminin bacağı kesilmiş… Bir muhabbet başlardı; fıkralar falan… İnanın, sanki hasta yok etrafta! Herkes gülüyor… Yalnız bir seferinde birisi şöyle yaptı: “Mustafa!” dedi, “benim gülünce ameliyat yerim acıyor…”. “İyi o zaman ben gideyim.” … “yok yok, bir fıkra daha anlat da öyle git!” dedi.
Şimdi sol gözüm yok. Evet, kaybettim… Sağ gözüm de felç! 83’te gözümü ameliyat ettirdim, en fazla beş derece düzeltebildiler.
Solda duran birine bakıp “Selamünaleyküm!” dediğinde, sağda duran başka birinden “Aleykümselâm!” yanıtını almaya ilk zamanlar alışamamış Mustafa Bey, ama bunu da hafife alarak güldürüyor bizi: “Ha, bunun ne faydası oldu? Çevrem genişledi!” diyor.
Ben bunları gerçekten yaşadım… Hâlâ yaşıyorum.
Günde 15 km koşuyordum, futbol oynuyordum. Annem… kadıncağız, nasıl katlanacağım diye çok üzüldü benim için. Ama ben,
“Mustafa Kutlu! sen bundan sonra, böyle yaşamak mecburiyetindesin.” dedim kendime. “O zaman ne yapacaksın? Hayattan zevk alacaksın!..”
İşte! trajik bir olayı, durumunun tüm sorumluluğunu üstlenerek kendi öz kararıyla utkuya dönüştürmenin öyküsü… Hayatta tek sığınağı özgürlük olan kutlu insanlardan o…
24/05/2007
Bizim Sakarya Gazetesi