Alıştıra Alıştıra…

“Denize sıfır villalar” diyen ilana takılmıştı gözü. Denize ulaşmak için de bir çaba harcanmaması gerekiyordu herhalde. Düzen böyle eğitiyordu insanı farkında olmadan. Hep zahmetsizce elde etme isteği yönünde… Hayaller, kredi kartı numarasını tuşlayacağı klavye kadar yakındılar.

— Kötü mü oluyor? Her şeyi senin yerine düşünülmüş ve üretilmiş olarak buluyorsun işte!

— İyi mi, peki?

Evlerinde kullanılmayan bir sürü eşya yaşam alanını kısıtlıyordu insanların. Sürdürülebilir bir şey miydi bu?

Küçükken hemen hemen her gün paytona binip bayağı uzaktaki bir plaja giderlerdi. Ne mutlu günlerdi. Akşamüstü denizden çıktıklarında gazozla halka yerlerdi. Anneler, babalar çay içerdi.

Bir şey, “gerekiyorsa” alınırdı o zamanlar… ve alınınca da kullanılırdı.

Toplumun ortak idealleri üzerine ne çok kafa yormuş, ne umutlar beslemişti. “Ülkücü” kelimesi bir partinin sempatizanlarına ad olmuştu. Başka bir karşılığı da kalmamıştı anadilinde… “İdealist” yerleşti onun yerine.

“Emek” kutsaldı, ama bunun da uluorta söylenmesi hoş karşılanmazdı. Çünkü o da başka bir ideolojiyi çağrıştırırdı ki bir zamanlar yakınlık duyanın bile başına ne çoraplar örerdi bu çağrışım.

Aynı dili konuşan, aynı tarihi, aynı coğrafyayı paylaşan insanlara ne oluyordu böyle? Ortak dil bile tehlikeye girmişti. Bir meydana toplayıp milleti, bağırdı:

— Tamam, hadi bakalım kavga bitti… Kucaklaşın!

Sanki kötü bir şakaymış gibi yaşananlar, bir anda herkes yine Türk kimliğine dönüverdi; ne Arap özentisi kaldı ne körü körüne bir Batı hayranlığı… Borçla doğmalar, borçla ölmeler bitti. İşsiz yatanlar, sabah giyinip işlerine gittiler. Eve gelirken eli boş değildiler. Askere güle oynaya gönderildi delikanlılar. İnsanoğlu çiğ süt emmiş… ara sıra hır gür de oldu… Ama ulaşım sorununu bile en akılcı biçimde çözmüştü evvel Allah!

Rüyaydı tabii… Uyandığında: “İnsanoğlunun ihtiyaçları birbirine tıpatıp benzerken bu ayrılık gayrilik neden?” diye sordu kendi kendine… Kavramları kaydırarak, sözcükleri biraz eğip bükerek iddialarını kanıtlayabiliyor, karşı tarafınkini de çürütebiliyorlardı. Peki, kime ne yararı vardı bunun?

Milleti istedikleri her şeye yönlendirebiliyorlardı. Korku, dehşet fikrini ortaya atarak bile para kazanılıyordu sırtımızdan. Hastalık korkusuyla hastaneler dolup taşıyor, evlerde kullanılmadan süresi dolmuş bir sürü ilaç, gerçekten ihtiyacı olanlara ulaşamazken çöpe gidiyordu. Eğitim, sağlık gibi en temel hizmetler özelleştiriliyordu.

İstedikleri her şeye alıştırabiliyorlardı halkı. “Emek kutsaldır” demeye çekinilen günler geride kalmıştı. Küreselleşme vardı artık! Küresel yöntemin özelliği, dayatılan her şeye bir tutam da “kutsallık” katmaktı. Yenilir yutulur hale geliyordu böylece… Alıştıra alıştıra küreselleşiyor, küreselleşerek alışıyorduk.

26/07/2007

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir