Mevlana haklı değil mi, Ahmet?

Darılma, diyorum Ahmet’e, artık şehirli oldunuz siz… Hele çocuğunuz burada doğdu; o tam şehirli olacak. Darılma bana, karışmak diye düşünme, ama ben sana şimdi bir şeyler söyleyeyim, sen düşün…

Yok, darılmam dedi Ahmet.

Hanife gencecik; yirmi yaşında. İki yaşında bir oğlan Arif; annesinin eteğinde… Hanife çok çalışkan. Hanife iyi insan. İnsanın tam gözünün içine bakıyor; dosdoğru. Bizim yanımızda başını örtmüyor. Spor giysiler giyiyor. Ahmet pantolon giymesine çok zor razı olmuş; ama olmuş işte… O da yirmi sekiz yaşında. Ahmet iyi insan. Ahmet çalışkan. İkisi de akıllı.

Önceden konuşmuşuz Hanife’yle; dünyada razı olmaz Ahmet başım açık gezmeme, diyor.

Ama ben onu başı örtülüyken beğeniyorum; bana daha güzel görünüyor, diyor Ahmet.

Bak Ahmet, ne kadar masum böyle başı açık, diyorum. Başını örtünce makyaj yapacak belki. Genç kadın; bir şey diyemeyeceksin. Sana güzel göründüğü gibi başkalarına da güzel görünecek. Daha çok bakılacak böyle çerçevelenmiş bir yüze ve gözlere. Fotoğraf, resim neden çerçevelenir? Sadece duvara asabilmek için mi? Hayır! daha güzel görünsün diye.

Düşün! diyorum… Ben sana illa Hanife’ye izin ver demiyorum; düşün, diyorum. İnsana düşünmek yaraşır. Mevlana da böyle der: “Dünle beraber gitti cancağzım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

… Ve böyle kalıyor konuşmamız.

Aşağıdakileriyse okutacağım Ahmet’e, gazetede çıkınca:

Ahmet bak! 2007 yılı dünyada Mevlana Yılı olarak kabul edildi, biliyor musun? Büyük İslam bilgini, tasavvuf şairi Mevlana, halk hikâyeleri biçimine sokar anlatacağı şeyi. Halkın anlayacağı dille anlatır. Şiiri de böyle çıkar ortaya. Arap ve Fars edebiyatını çok iyi bilir oysa.

Bildiğimiz hikâyedir: Gramer bilgini bindiği geminin kaptanına sorar: Kaptan sen gramer bilir misin? Hayır, der kaptan. Eyvah! der bilgin, öyleyse gitti ömrünün yarısı… Buna içerleyen kaptan birden patlayan fırtınayı fırsat bilip sorar bilgine: Sen yüzme bilir misin? Bilgin hayır, bilmem deyince, eyvah! der kaptan, gitti ömrünün tamamı!

Her bilgi, her hüner yeri gelir yararlı olur, ona göre. Bilgi amaç değil araçtır.

Mevlana’yı bilmekse onun dediklerini anlamaktır. O evrensel bir dille konuşur; tüm insanlığı, tüm zamanları” kucaklar. Bilginin sonsuz ve bilgiye ulaşmanın çok kolay olduğu günümüzde, kocaman bir yılı Mevlana’ya adamanın anlamı budur, Ahmet!

Mevlâna Celâleddin-i Rumî yedi yüz yıl öteden Fîhi Mâ-Fîh’te şunları söylemiş kadın için:

“Kadın nedir? Dünya ne?

İster söyle, ister söyleme, o neyse odur; yaptığını bırakmayacaktır o.
Hatta söyledikçe daha beter olur.
Meselâ bir somun al, koltuğuna koy sakla, bunu kimseye vermeyeceğim de; vermek şöyle dursun, göstermeyeceğim de. Ekmek, bolluğundan, ucuzluğundan yerlere dökülüp, saçılmış, köpekler bile yemiyor olsa, onu vermemeye, göstermemeye kalkıştın mı, bütün halk ona düşer; sakladığın, göstermediğin o ekmeği, mutlaka göreceğiz diye yalvarmaya, seni kınamaya, sana sövmeye koyulurlar. Hele koltuğuna, yenine sakladığın, vermemeye, göstermemeye savaştığın o ekmeğe öylesine düşerler ki bu düşkünlük haddi, sınırı aşar gider. Çünkü “İnsan menedildiği şeye düşer.” Kadına gizlen diye emrettikçe onda, kendini gösterme isteği çoğalır durur; halkta da o kadın ne kadar gizlenirse onu görmek isteği o kadar artar. Şu halde sen oturmuşsun, iki tarafın da isteğini kızıştırıyorsun, sonra da bunu doğru düzen bir iş sayıyorsun, oysa bu iş bozgunculuğun ta kendisi. Mayasında kötü bir işte  bulunmamak varsa, yapma desen de demesen de iyi huyuna, temiz yaratılışına uyacak ve ona göre hareket edecektir. Bırak işkillenme! Ama mayası pisse o gene kendi yolunu tutacaktır. Gerçekten de yapma, etme, görünme demek isteği arttırır ancak; başka şeye yaramaz.”

Bana gücenmedin, değil mi Ahmet?

02/08/2007

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir