Sağlıkla, ölümle ilgili şakaları sıklıkla yapan oğluna, bu yüzden neredeyse düşman olmuştu…
Çok iyi tanıdığım, ama anlayamadığım birinden söz ediyorum:
Üç kardeşinin hiçbiri altmışına varamaz; elliyle altmış arasında bir yerde ölürler. Hem de kalıtsal hastalıklardan.
Hastanelerden olabildiğince yararlanmak tutku halindedir onda… İstanbul’un bir yerinde bir hastane mi açılmış, hemen haberi olur ve bir bahane bulur, atlayıp gitmek ve muayene olmak için… Doktorları bilmem hangi üniversitenin doçentiymiş, profesörüymüş; kendisini muayene eden mükemmel bir doktormuş, onunla da çok ilgilenmiş, … vs.
Hastalığı cebindedir; en kritik anlarda imdada (!) yetişir. Örneğin öyle bir ağrıdır ki tarife sığmaz: İki kişi, karın boşluğundaki organlarına tüm gücüyle asılıp çekmektedir… Doktor şaşırır; “ameliyat” der! Aile alışmıştır, abartı olduğunu biliyordur, ama bu ifade dikkate alınmayacak gibi midir? Ne de olsa yaş seksen civarındadır ve bu ağrıyı mümkün kılabilecek bir teşhis raporu da kapı gibi durmaktadır. Öyle bir tehdittir ki bu, aniden geliverecek ve onu hastaneye yetiştirmek bile mümkün olmayacaktır belki… Bu senaryo kim bilir kaç kez yazılır, oynanır.
Doktorlara kendisini acındırır. Onu hastaneye getirecek kimsesi yok gibi davranır, onlar da bu hayırsız (!) yakınları kınayınca rahatlar. Bu sefer doktorların, görevlilerin bir daha katiyen yalnız gelmemesini tembih ettiklerini, gelirse hastaneye kabul etmeyeceklerini söyleme zamanıdır hayırsız yakınlara. Kızı der ki o zaman, “ama baba, bu kadar sık gidilmez ki!.. Üstelik mikroptan, hastalıktan kaçayım derken, bunların en yoğun bulunduğu yerlerde kaç saat geçiriyor, sefil oluyorsunuz.”
Bunlar geçiştirilir; aynı senaryo biraz ara verilip yeniden yazılır, oynanır.
Bazen memnuniyetini gizlemeye çalışarak, genç bir doktorun “amca, keşke senin yaşında senin kadar sağlam olabilsem!”, dediğini ağzından kaçırdığı olur.
Kendini çok hasta hissetmesine karşın tanıdığım en sağlıklı insanlardan biridir. Aslında hastalık nedir bilmez. Basit bir ağrıyı ya da örneğin bir gaz sancısını her seferinde sonun başlangıcı gibi algılaması bundandır.
Sağlık üstüne gazetelerde ne görse kesip saklama âdeti vardır. Yapıştırır onları kara kaplılara ya da duyduğu bir şeyi not alır mutlaka. Bu birikim o kadar uzun bir dönemi kapsar ki kim bilir birbiriyle çelişen ne çok sağlık haberi vardır içlerinde. 1990’lı yılların başlarında kimse E vitamini kullanmazken, araştırmalar sonucu bu vitaminin, insanları kalp damar hastalıklarına karşı koruduğu ortaya çıkar ve aynı yılların sonlarında ABD’de 23 milyon kişi her gün E vitamini kullanıyordur. Ancak bilimsel çalışmalar sürer… Son alınan birkaç araştırma sonucuna göreyse E vitamininin böyle bir koruyucu etkisi yoktur; bir başkası da aksine, kalp hastalığı riskini artırdığını ortaya koyar… Kahve bir gün çok zararlıysa başka bir gün yaşam iksiri kesilir…, vs.
Bütün bu çelişkili, değişken haberleri, bilgileri (!) durmadan biriktirmesine karşın değişmez bir düzen içinde yaşar. Hep aynı şeyleri, aynı saatlerde yer, içer; aynı saatlerde aynı yerlerde olur, aynı işleri yapar. Hazır yiyeceklere burun kıvırır. Sağlıksız bulunmaya uygun bir şeyi hemen sağlıksız bulur; kullanmaz… yapmaz.
Bedeni çok özeldir; hassastır; hem de ender rastlanan ve de ölümcül hastalıklar ondadır. Ölümden korkmadığını söyler her zaman; onunki sadece meydan okumadır.
Esaslı bir tarihçidir. Eski uygarlıkların eserlerini zevkle, dönüp dönüp gezer. Yaşanan olaylarla ilgilidir; izler. Sanat olaylarını da izler; notlar alır, görmeye çalışır keyfi yerindeyse.
Parmağı kesilse azıcık, “oluk oluk” kan akar!
Bir deniz kıyısında, küçük bir kasabada yaşamanın hayalini kurar da kocaman hastanelerden ayrılamaz…
Geçmiş yaşamlara duyduğu saygıya bakıp yaşamı çok sevdiğine inanırım…
Kaygılarının büyüklüğüne bakıp şaşarım…
Artık zaman azalmıştır ve ne kadar değerlidir: Yakınmalarını hiç anlayamam sevgili babamın…
16/08/2007
Bizim Sakarya Gazetesi