Çocuktum. “Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum…” diye başlayan şiiri okumuştum sınıfta. Bilirsiniz, Kemalettin Kamu’nun “Bingöl Çobanları” adlı şiiridir ve bayağı dokunaklıdır da.
“Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.
Bu dağların en eski âşinasıdır soyum,
Bekçileri gibiyiz ebenced buraların.
Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların
Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,
Her gün aynı pınardan doldurur destimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla…
…”
Annem seçmişti ve anlamlı okumamı tembih etmişti. Ben de özündeki hüznü duyumsatabilmek için çok çok okumuş, iyice içime sindirmiştim. Yine de umduğum etkiyi verememiştim. Heyecanımı belli etmemeye çalışmıştım belki de kim bilir… Çocuk aklı işte! Çekinmeyi bize kimler öğretir hayatta böyle alelacele?
Şimdi anlatacağım, gencecik bir anne. Küçükken çobanlık da yapmış köyünde.
Dedi ki bana: “Ben denizi ilk kez görüyorum, Tamay abla!”. Aa! dedim. Çok şaşırdım. Dedim, İstanbul’a gitmiştin bildiğim kadarıyla! Evet, gördüm orada, ama böyle değildi ki, dedi. İstanbul Boğazı’nı kastediyordu… Açık deniz afallatmıştı. Televizyonda çok izlemiş belgeselleri, ama gerçeği başkaymış… Hayran hayran baktı.
Sonra, hazırlandım. Ben denize gidiyorum, gel sen de gir; ayaklarını sokarsın hiç olmazsa dedim. Korkarım ben, üşürüm; gelmeyeyim, dedi.
Ertesi gün baktım, kocasıyla, çocuğuyla geldiler kıyıya. Ben denizdeyim. Uzaktan gördüm; iskelede kenara çömeldiler, eğlendiler çocuk gibi. Sonra elinden tuttu, kumsalda dolaştırdı oğlanı Arife. Oğlan ayaklarını soktu denize, annesini çekeleyip. Soydular sonra ana baba, bir donla bıraktılar çocuğu. Şap şap ettikçe zıpladı çocuk, çırpındıkça hoşuna gitti daha da… Ana oğul doyamadılar denize. Baba gelirken şortunu giymiş içine… Belli, o da can atıyor girmeye.
Baktı olmayacak, dizlerine kadar çekiverdi önce bizim kız paçalarını. Sonra dayanamadı, sordu:
“Bana göre bir şort var mı, Tamay abla?”
“Var, olmaz olur mu?” dedim. “Gel benimle…”
Oğlanın rengi kaçmış, üşümüş. Sarmaladık havluyla, oturdu. Tir tir titredi. Korkma, dedim. Deniz iyidir, hasta etmez çocuğu…
Birlikte eve gittik. Verdiğim şortu giyiverdi çabucak. Koştuk yine denize. İskelenin kenarına iliştim, oğlanın yanına. Baktım hala titriyor. Sardım arkasına bir havlu daha. Hızlı hızlı sıvazladım. Gidin siz, dedim. Ben tutarım onu, gelmez arkanızdan. Elele tutuşup bir gidişleri var! Pek de yakışıyorlar, ne güzel işte! Oğlan mızmız biraz, ama o bile yatıştı. O bile baktı…
Fotoğraf makinesiyle oyaladım. Çektim anneyle babayı. Gösterdim, eğlendirdim. Ben de gireyim demedi. Eve gidince de çabucak süt koydu biberona, verdi eline annesi. Yatırdı. Biberon yaşını geçmiş, ama çok zor bıraktırması. Zaten birazdan kaydı ağzından, çocuk uykuya daldı.
Akşam olunca sofrayı kurduk, neşeyle oturduk… Dönüp oğluna, “Bak!” dedi Arife; “Tamay teyzen sayesinde gördük bu yerleri, denize de girdik…” dedi. “Yine getir bizi Tamay teyzesi!..”
Ey okuyucu! Üç yanı denizle çevrili ülkemde, daha deniz görmemiş niceleri var sayemizde (!). Onlara adandı bu yazı…
29/05/2008
Bizim Sakarya Gazetesi