Bakıcı hanım

Altmış yaşında, kısa boylu, tombulca bir kadın… Yaşlı ve Alzheimer hastası bir kadına bakıyor… Yaşlı bakmayı seviyor. “Ben annesiz büyüdüm; annemmiş gibi düşünüyorum onları…” diyor.

Nüfus kaydında 10 yaş büyük görünüyor, çünkü babası köy yerinde yeni nüfus kâğıdı çıkarttırmamış, ölen ablasınınkini ona geçirivermiş! Okula başlayamamış o yüzden. Yazmayı hiç bilmiyor. Çat pat okuyabiliyor ancak.

5–6 yaşındayken annesi hastalanmış ve ölmüş. Köyde babasının yaptığı büyük, ahşap bir evleri varmış. Orada yaşıyorlarmış. Marangozmuş babası… İyi bir marangozmuş. Ablasıyla ikisini evde bırakır çalışmaya gidermiş. Yemeklerini pişirirmiş, ihmal etmezmiş ama. Köydeki akrabaları da yemek getirirlermiş ara sıra.

Babası evlenmemiş bir daha. İkinci evliliği küçümsermiş. Çocuklarına üvey ana gelmesin diye hep uzak durmuş. Zorlukları tek başına göğüsleyebilmiş. Yaramazlık yaptıklarında, söz dinlemediklerinde azarlayıp dövmezmiş. Yeri geldiğinde öyküler, masallar anlatarak, kıssadan hisselerle doğru yolu gösterirmiş. Bu dolaylı anlatım babasına karşı büyük bir güven uyandırmış bakıcı hanımda.

Evlendiğinde neredeyse çocukmuş. Hemen ardından bir oğlu dünyaya gelmiş. Köyü bırakıp İstanbul’a göçmüşler, bir gecekondu yapmışlar elbirliğiyle. Orada da bir kız doğurmuş. Üç yaşına gelmeden ölüvermiş yavrucağız! Sokakta oynuyormuş, birden düşüp ölmüş işte. Nedenini bilmiyor… Köye dönmüşler. Bir süre sonra kocası çalışmak için tekrar İstanbul’a gitmiş, üstelik aylar boyu arayıp sormamış. O da soğumuş adamdan. Pek öyle sevememiş de zaten… Çok dik kafalıyım diyor sık sık. Kendini böyle tanımlıyor. Ağzından çıkan ağır bir sözü bahane edip boşamış adamı. Yaşı yirmi iki!.. Oğlunu kapıp gelmiş tekrar İstanbul’a…

O da evlenmemiş bir daha. Tıpkı babası gibi…

Dikiş öğrenmiş. Bir trikotaj atölyesinde çalışmış oğlunu büyütürken. Babası da gelmiş sonra, köyden. Destek olmuş birkaç yıl kızına. Sonra ölmüş.

Oğlu okumuş, askerliğini yapmış, işe girmiş, evlenmiş. Bu arada baba, oğluyla hiç ilgilenmemiş. Baba yüzü görmeden büyümüş çocuk. Sonra bir iki kez görmüş ve orada bitmiş… Soğuk adam!

“Bakıcı hanım” diyorum, ama bakıcılığa emekli olduktan sonra başlamış. Hep yaşlılara bakmış. Yatalak ya da böyle Alzheimer hastası. Yani bakımı zor, insanın direncini zorlayan hastalar.

Çok merhametli… Bakımı çok özenli. Tertemiz. Eksiksiz… İşi bırakma nedeni, yaşlının ölümü olmuş hep. Bir iki sefer de yaşlının yakınlarına kızdığından… “Dik başlılığından!”

Oğlunun evinde, kendine ait bir odası var bakıcı hanımın. Emekli maaşıyla onlara destek oluyor. Onu yanlarında istemiyor değiller. İstediği anda evine dönebilir. Ama o, başına buyruk bir kadın işte! Kendi yolunu çizebilmiş hep.

Tutumlu kadın. Dikkatli harcıyor, artırdığını oğluna veriyor. Kendi çapında yardımlar da yapıyor hayrına… Kimseye hesap vermiyor.

Çok açık sözlü ve dürüst… Ayrıca, kendini zorluklarla sınamayı seviyor.

Bana sıradışı gelen bir yanı da içinde bulunduğu ortamdan hiç yakınmaması… Elindekileri küçümsememesi. Öyle eğitmiş nefsini. Daha önce çalıştığı, şehir dışındaki geniş bahçeli bir evde sekiz ay boyunca bahçe duvarının ötesine geçmemiş!

İnsanlara karşı çok temkinli, ama çok da sevebiliyor. Sevdiğini içtenlikle söylüyor… Sert mizaçlı, ama kalp kırmaktan ödü kopuyor.

Şaşırtıcı biçimde, yaşamındaki tüm ayrıntıları hatırlıyor. Belki de hiç değiştirmediği yöresel ağzına karşın ders verir gibi vurgulu konuşmasıyla kendini dinletmesini biliyor.

Dış görünüşe aldırmıyor. Zenginliğe ve yoksulluğa da… Bir insanın yüreği temiz mi, yalnız ona bakıyor.

El örgüsü kazaklar, hırkalar hediye ediyor herkese… Çabucak örüveriyor. Hiç, ama hiç canı sıkılmıyor. Yaşlılık günleri için kaygıları var mıdır bilmem, ama şimdilik çalışıyor, üretiyor… Kimseye muhtaç değil ya… mutlu.

Yaşıyor…

26/06/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir