72 Münih Olimpiyatları’ydı ilk kez televizyonda izlediğim. Evimizde yoktu henüz, komşuda vardı. Apartmandaki çocuklar, gençlerdik; üst kat komşumuzun oturma odasındaydı TV, yayın saati geldiğinde doluşurduk. Yüzme yarışları benim favorimdi, sonra atletizm. Olimpiyatların yıldızı Mark Spitz’ti. Yüzme dalında 7 altın madalya kazanmıştı Münih’te.
73’te İngiltere’ye gittim altı aylığına. Çok kanallı, renkli televizyona sıçrayış yaptım orada. Odamdaki siyah-beyaz, küçük ve biraz da eskimiş olanın yüzüne bakmadım, salondaki renkliye de çabuk alıştım… Müzik programlarını izlerdim. Michael Jackson, “Jackson 5” grubunun solistiydi. Sesi bile kalınlaşmamıştı daha. Çocuktu. Koca burunlu, koca ağızlı ve çok sevimliydi. Kapkara bir zenciydi henüz. Orkestra üyelerinin hepsi kardeşti.
Bir gece, Türkiye’nin tanıtımının yapılacağı program için İngiliz aileyi TV’nin başına topladım. Görün bakın, nasılmış benim ülkem! Pür heyecan bekliyorum… Önce birkaç tarihi yapı gezindi ekranda; sonra… Lokum, şiş kebap, rakı, göbek dansı… Bu muydu Türkiye? Hevesim kursağımda kaldı.
***
Beyaz eşya dendi mi upuzun bir liste çıkıyor karşımıza şimdi. Eskiden öyle miydi? Buzdolabı gelmişti ilkin yurtdışından. Ülkemizde üretimi yoktu henüz. Bizim eve hemen alınmıştı. Ara ara yanında durup boyum yetişti mi diye ölçerdim…
Sonra elektrik süpürgesi, çamaşır makinesi geldi. Yaşamı kolaylaştıran aletler…
Eskiden dağlardan kar indirilir, kocaman parçalar halinde satılırdı yazın… Bir de “kar hayırı” varmış, ama onu sonradan öğrendim.
“Hayır yapacak kişilerden bazıları, Cuma günü kazanlar içerisinde karlı su veya karlı şerbet yaparak cemaate ikramda bulunurdu. Ramazanın yaz aylarına geldiği zamanlarda bu hayır, akşam erkeklerin iftarlarını yaptığı mahalle mescitlerine karlı su, şerbet göndererek de yapılır veya teravihe gelenlere, teravihten çıkanlara hayredilirdi.” -Mustafa Nadir Önay
Bitişikteki bahçeli evde oturan komşumuzun çamaşır yıkamasını izlerdim balkondan. Bizimki apartmandı. Haftanın belli bir günü bahçede ateş yakarlardı. Aile kalabalıktı; birkaç kadın olurdu. Çamaşırlar yığılır, bölük bölük kazanlarda kaynatılırdı. Sonra iplere serilirdi kar beyaz. İzlemesi güzeldi, eğiticiydi…
Çocuklar bahçelerde oynarlardı; küserler barışırlardı eskiden… Annelerine seslenirlerdi ikide bir. Anneleri de onlara… İnsanlar yaşlanır, köşeye çekilirlerdi. Beklentileri azalırdı. Üzerlerine sevimli bir bilgelik gelirdi. Bazen de hafiften bunarlardı. O zaman da “çocuk gibi oldu” benzetmesiyle bir hoşluk, tatlılık verilirdi durumlarına. Acılaşmasın istenirdi.
***
Yuvalar, anaokulları var şimdi… Anneleri çalışsın çalışmasın, çocuklar gönderiliyor. Paylaşmayı öğrensin, okula hazırlansın, bir an önce sosyalleşsin deniyor. Yaşlılar bunamıyorlar artık, Alzheimer’a ‘yakalanıyorlar’! Ama olsun, bakımevleri var artık onlar için de… Kendileriyle aynı durumda olan başka yaşlılarla aynı ortamda bulunuyor, en iyi şekilde bakılıyorlar. Profesyonel bakım: Hijyen, düzenli doktor kontrolü, güler yüzlü, deneyimli hemşireler…
2008 Pekin Olimpiyatları başladı. 36 yıl önceki gibi değil; evlerimizde koltuklarımıza kurulup izleyebiliyoruz. Belki bu kez kırılır Mark Spitz’in 7 altınlık rekoru. Bir aday var: Michael Phelps. O da ABD’li. Göreceğiz… Michael Jackson son günlerde ne yapıyor bilmem, ama estetik konusuna kafayı taktığından beri çok değişti. Zenci bile değil artık. Ama beyaz da değil… Erkeğe benzemez oldu, ama kadın da değil!
Reklâmda, tanıtımda çağ atladık! Türkiye’yle ilgili tanıtıcı filmler yüz ağartıcı… Peki ya aslı?
Teknoloji öyle ilerledi ki anaokulundaki çocuğunuzu da bakımevine yerleştirdiğiniz büyüğünüzü de internetten izleyebiliyorsunuz. Ömrün iki ucu da kameralı… Ya ortası?
Sonuç? Ben yorum yapamıyorum; neye sevineceğimi, neye üzüleceğimi bilmiyorum. Ya siz?
14/08/2008
Bizim Sakarya Gazetesi