YANIK DERESİ

Yaşadığımız coğrafya, doğası ve insanıyla öyle zengin ki… Her gün yeniden keşfedebilmeyi bekliyor. Bunun için geziyoruz, bunun için fotoğraf çekiyoruz.

Yanık Deresi vadisinde bir yürüyüş için güzel havayı kolluyorduk. Sonunda bulduk…

Biz Sagüsad gezginleri, İstanbul’dan gelip bize katılan sevgili Figen ve Kerem’le birlikte kırk kişiye yaklaştık. Rehberimiz Ahmet (Ahmet Bey dememiz yasak), mola yerinde mangal yakacak, köfteleri pişirecek… “Hiç merak etmeyin her şeyi hallederim! Ama oraya kadar zor yerler var; iki kez dere geçeceğiz.” diyor.  Ama bize öyle güven veriyor ki yiyeceklerimizi yüklenip boy boy çocuklarla takılıyoruz peşine…

Ormanda yürümek bir ömür! Özlemişiz.

Ve ilk engel! Geçeceğimiz köprü kocaman bir ağaç gövdesi; korkulukları da dallar… Nasıl da sallanıyor, aman Allah!

Bo Derek-1 ve Bo Derek-2 şelaleleri…

Bir yanı uçurumlu patikalar…

Sonra tekrar dere geçme faslı… Bu kez köprü falan da yok! Dilek ilk kurban. Adamakıllı ıslanıyor. Sonra Erdal ve Kerem hepimizi kuru olarak karşı kıyıya ulaştırıyorlar.

Doğanın içinde olmayı özlemişiz. Engellerinin de bir mantığı var doğanın. Orada her şey üstüne düşen görevi yapıyor. Tartışmadan, kızdırmadan, kışkırtmadan… Bu yüzden gücünü kontrol etmesi gerekmiyor doğanın. İnsan da teknolojiyi onun mantığına sadık kalarak geliştirse; cezbeye kapılıp üstünlük vehmetmese kendinde, denge bozulmayacak. Yani aklı olduğu için gücünü kontrol etmesi gerekir.

Neyse bunlara yazıklanmanın sırası değil; hakkını vermek lâzım bugünün…

Dereyi geçtik ya, mola vereceğimiz yer de burada. Ağaçların arasında, dere kıyısında fotoğraf avına çıkıyor kimimiz. Acıkmalar başlayınca, çalı çırpı, kuru dallarla hemen bir ateş yakılıyor. Domates, biber ve sucuklar Ahmet’in önceden hazırlayıp ağaç kovuğuna gizlediği şişlere geçiriliyor. Köfteler tel ızgaralara diziliyor… Arkadaşlardan birkaç kişi gerçekten canla başla çalışıp bir şölen havası yaratıyorlar bu cennet köşede.

Yanık Deresi diye sadece adını bildiğimiz o müthiş akarsu, yukarılara tırmandıkça daha ne şelaleler yapıyor. En son gördüğümüz, en güzeli… Tarifsiz bir mutluluk sarıyor içimizi. Ahmet demez mi bir de: “Bundan büyük altı tane daha var!” Biz şaşkınları şaşırtmak çok keyiflendiriyor onu.

Ağaçların gün boyu neredeyse gözle görülür biçimde yapraklanışı, derenin çağıltısının tüm sesleri bastırışı… bastığımız taşların kayması, ıslanmak, yara bere içinde kalmak, bir şeyleri kaybedip sonra bulmak… çocukların sevimli hallerine, suya düşenlere, yüzükoyun yatıp dereden su içenlere, başına dallardan çelenk takanlara gülmek…

Yaşama sevinci yüreğinden taşınca ne güzel dile getirmiş bunu Koca Yunus:

“Bu dünya bir gelindir

Yeşil kızıl donanmış

İnsan böyle geline

Bakar bakar doyamaz”

Yorgunluk da var hani!.. Şakayla karışık, dönüş yolunda, “Arabamı gördüğüm zaman ağlayacağım!” diyor Hasan Kurtiç. Aman ne hoş yazmış geziyi; bayıldım… Hatırlatalım bu sözünü; belli ki unutmuş!

Sapanca’nın Yanık köyünde yaşıyor Ahmet (Gezer). Ama gerçekten yaşıyor, çünkü yaşamak demek sevmek demek onun için. Sevmekse görmek,  dinlemek, dokunmak; hatta konuşmak demek… Eminim konuşuyordur da onlarla. Onlar dediğim, böcekler, kuşlar; ağaçlar, yapraklar, çiçekler, kökler… Biz şehirlilerin doğaya karşı körleştiğini çoktan fark etmiş olacak ki köklerden heykeller yapmaya soyunmuş.  Toprak altında deyip de unuttuğumuz ağaç köklerinden… Şaşarsınız.

26/04/2007

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir